a.alisahin.sitemynet.com
baglantilarim.gif

Edebiyat
Arşiv
İletişim

Arşiv


___________________________________
edebiy@t
___________________________________

Dinci derneklerden 10 Kasım boykotu



Türkiye / 09/11/2008



BEHZAT MİSER / RİFAT BAŞARAN


ANKARA - İslamcı dernek ve vakıflar ortak bir açıklama yaparak, 10 Kasım'dan başlamak üzere tüm resmi bayram ve törenlerin boykot edilmesi çağrısı yaptı. Çağrıda, resmi törenler "ilkel müsamere ve ayin" olarak tanımlanarak, "Kendisine saygısı olan, çocuklarına değer veren, onların kimliksiz, kişiliksiz birer fabrikasyon ürünler halinde şekillenmelerine karşı çıkan herkesi de önümüzdeki 10 Kasım'dan başlayarak bu saçma ritüellere, anlamsız propaganda ayinlerine, İslami kimliğimizin tahkir edildiği organizasyonlara tavır almaya çağırıyoruz" denildi.

Aralarında Mazlum-der Ankara Şubesi'nin de bulunduğu İslamcı sivil toplum örgütleri, çok tartışılacak bir boykot çağrısına imza attı. Türkiye'nin törenler ülkesi olduğu, resmi törenlerde resmi ideolojinin kutsallaştırıldığı ve "kaba saba" propagandalara maruz kalındığı belirtilen açıklamada, "resmi tarih yalanlarıyla bir ömür boyu zihnimiz, vicdanımız kirletilmeye çalışılıyor. Çocuklarımız, gençlerimiz eğitim adı altında iradesiz kişilikler üretme çiftliği misyonuna sahip kurumlar aracılığıyla edilgenleştiriliyor. Resmi törenler ise tüm bu sistematik kirletme, yabancılaştırma faaliyetinin tam odağında yer alan etkinlikler olarak öne çıkmakta" denildi.

"23 Nisan, 29 Ekim ya da 10 Kasım gibi tarihlerde Ulusal Egemenlik, Cumhuriyet, Atatürk'ü Anma gibi isimler altında gerçekleştirilen etkinliklerin ortak noktasında hep aynı hedefin öne çıktığının" belirtildiği açıklamada, resmi törenlerde islami kimliğin karalandığı iddia edildi. Açıklamanın çarpıcı bölümleri şöyle:

"Çankaya'daki resepsiyondan Anadolu'nun ücra bir beldesindeki okulda yapılan merasime kadar her yerde aynı zulümle karşılaşmıyor muyuz? Başörtüsünden dolayı aşağılanan, hakarete uğrayan kızlarımızın, kadınlarımızın ve onlarla aynı değerleri paylaşan erkeklerimizin bu çirkinliklerin sürüp gitmesi karşısında yapabilecekleri bir şey yok mu?
Biz yapabileceğimiz pek çok şey olduğuna inanıyoruz. En asgari düzeyde bu çirkinliğe alet olmayabiliriz! Bu ilkel tiyatroda rol almayabiliriz.
Cumhurbaşkanından başlayarak her düzeydeki yetkiliyi, sorumluyu aynaya bakmaya ve gerçekle yüzleşmeye çağırıyoruz. Bizlerden başörtüsü ve başörtüsü özelinde aşağılanan, yok sayılan İslami kimliğimize reva görülen bu dayatmaları içselleştirmemiz mi bekleniyor? Bu tür etkinliklere kimisi saygısızca eşsiz davet edilen, kimisi tören alanına sokulmayan, kimisi çıktığı ödül kürsüsünden ağlayarak inmek zorunda bırakılanlara da soruyoruz: Bu saçmalığa neden katlanıyorsunuz? Sizin, kimliğinizin, değerlerinizin hiçe sayıldığı ortamlarda ne işiniz var? Bu ilkel müsamere ve ayinlere katılmak zorunda mısınız?
Kim kendini neye mecbur hissederse hissetsin, biz bu oyunda rol yapmak zorunda olmadığımızın bilincindeyiz. Ve kendisine saygısı olan, çocuklarına değer veren, onların kimliksiz, kişiliksiz birer fabrikasyon ürünler halinde şekillenmelerine karşı çıkan herkesi de önümüzdeki 10 Kasım'dan başlayarak bu saçma ritüellere, anlamsız propaganda ayinlerine, İslami kimliğimizin tahkir edildiği organizasyonlara tavır almaya çağırıyoruz."

İmzacı kuruluşlar
Açıklamanın altında imzası bulunan örgütler şöyle: İLKAV (Ankara) ÖZGÜR-DER ŞUBELERİ (Akhisar, Antalya, Batman, Beykoz, Bursa, Çorum, Diyarbakır, Geyve, İzmir, K.Çekmece, Sakarya, Siverek, Tatvan, Ümraniye) BİLGİ-DER (Bartın) BİNYAR (Bingöl) DAVET-DER (İstanbul) ISLAH HAREKETİ DERNEĞİ (Diyarbakır) İLKE-DER (Çorum) İLK-DER (Isparta) MAZLUMDER (Ankara Şubesi) SABED (Sapanca) TOKAD (Tokat)

DEVREKANİ'DEN OĞUZ ATAY

ALİ ŞAHİN
____________________________________________________________

YAŞAMI:

ÇOCUKLUĞU VE AİLE ÇEVRESİ

Oğuz Atay'ın babası, 1892* yılında Kastamonu'nun Devrekani ilçesinin Etçiler köyünde doğar. Oğuz Atay, "Babama Mektup" başlıklı metninde "doğdun (...) köyde, kasabada, taşrada yetiştin," (KB.162) diye söz eder babasından. 1909 yılında Kastamonu'da polis memuru olarak göreve başlayan Cemil Atay, 1911'de komiser muavini, 1914'te ikinci sınıf komiser, 19l9'da Kastamonu ser komiseri olur; çalışkan ciddi ve güvenilir yapısıyla meslek yolunda hızla ilerlemektedir. 1920'den sonra Küre, Bafra, Safranbolu, Sinop, Taşköprü ve Kastamonu'da hukuk mekanizmasının çeşitli kademelerinde sorgu yargıcı ceza yargıcı ve savcı olarak görev yapar...

_______________________________________________

(*) Cemil Atayın doğum yılı, TBMM. kayıtlarında 1892 (1302), nüfus kaydında ise 1890 olarak geçmektedir.
(Sürecek)

aysel_ozakin.jpg

"GURBET YAVRUM"DAN "MAVİ MASKE"YE; "SESSİZ BİR DAYANIŞMA"DAN "KANAL BOYU"NA AYSEL ÖZAKIN/ DEĞİNİLER/ Ali ŞAHİN
____________________________________________________

YAŞAMI:

Urfa'da doğdu (1942). Öykü ve roman yazarı. İlk ve ortaöğrenimini İzmir'de, yükseköğrenimini Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca bölümünde tamamladı (1963). Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptıktan sonra Gazi Eğitim Enstitüsü'ne asistan olarak girdi. "Gerçeküstücü Akımda Aşk ve Mizah" konulu bir tez hazırladı.

1978'de Yayınlanmış Romanlardan Bazıları:
______________________________________________

1978 ALTAN, Çetin: Küçük Bahçe
1978 BAŞARAN, Mehmet: Memetçik Memet
1978 BENER, Hikmet Erhan: Bürokratlar
1978 BİLBAŞAR, Kemal: Kölelik Dönemeci
1978 ELİÇİN, Bekir: Onlar Savaşırken
1978 ERDEM, İbrahim: Sürgün Meyveye Durdu
1978 GÜRMAN, Osman Nemci: Kılıç Uykuda Vurulur
1978 İLHAN, Attila: Yaraya Tuz Basmak
1978 KEMAL TAHİR: Bir Mülkiyet Kalesi 1
1978 KEMAL TAHİR: Bir Mülkiyet Kalesi 2
1978 KIYAFET, Hasan: Oy Pazarı
1978 KORCAN, Kerim: Dimitrof Geçiyor
1978 MERİÇ, Nezihe: Alagün Çocukları
1978 NESİN, Aziz: Yek Yol
1978 OKÇU, Emine Işınsu: Çiçekler Büyür
1978 ÖZAKIN, Aysel: Alnımda Mavi Kuşlar
1978 PERİDE CELAL: Jaguar
1978 TOY, Erol: Kuzgunlar ve Leşler 1
1978 TURAN, Güven: Dalyan
1978 YALÇIN, İrfan: Genelevde Yas
1978 YAŞAR KEMAL: Deniz Küstü
1978 YAŞAR KEMAL: Kuşlar da Gitti
1978 YEŞİLOVA, Mustafa: Kopo 1981 Karasu
1978 YILMAZ, Durali: Fetva Yokuşu

image.jpg

37.gif

051017ankara_080.jpg

2005-11-19 - "Şiirin Yazma"nın Güçlüğü Üzerine Bir Deneme/ Ali ŞAHİN
__________________
"Heykel" demiş, Başkan Melih Ulus'taki "büst"üne./ Güvercinler yiyip- içip konuyorlar üstüne"

13- 18 Kasım 2005 arası Ankara'dayım..."ve Ankara'da ilk şiirimi de yazdım..." diyorum bir dosta... "Çok iyi ama bence şiire fazla dalma..." diyor. "Ulus'taki Atatürk Anıtı'nın orda, birilerinin deyişiyle "Heykel"in orda güvercin yemleme yeri yapmışlar, yem satıcıları ve atıcıları var, ben yeni gördüm ve de yadırgadım. ", "Yok hocam, ilk ve son belki de

..." , "Gördüğüm manzara karşısında esin geldi aslında; yalnızca "konmuyorlar" başka işler de yapıyorlar güvercinler..." diyorum. "Şiir yazanı oyalıyor ve fazla da önemsenmiyor gibi gelir bana... çok gençken tutturursan ne ala... Melih Gökçek inadına Ali Şahin şair oldu derim sonra... diye takılıyor....
devam >>>>>>>>>

Radikal Kitap, 28/10/2005

10 kitapta Orhan Pamuk

Orhan Pamuk, Alman Yayıncılar Birliği Barış Ödülü aldığı törende yaptığı konuşmasını roman sanatına ayırdı.

Üç yılda yayımlatabildiği 'Cevdet Bey ve Oğulları'ndan hemen Batı dillerine çevrilmeye başlayan 'Kar'a yedi romanı, bir senaryosu, bir deneme ve bir de anı kitabıyla Orhan Pamuk...

Dünyanın en önemli ödüllerinden birini...
devam >>>>>

dcam5871.jpg

corumogretmenokulu_simdi fakulte.jpg

corumoo_1969.jpg

ÇORUM ERKEK İLKÖĞRETMEN OKULU SON SINIF ÖĞRENCİSİYKEN- 1969
______________________________________________________
2 günlük boykotu cezasız atlatıyor herkes ama acısını Çorum Belediyesinde bir konferans için gelen TÖS Genel Başkanı Fakir BAYKURT'u izin alamadığı için etütten kaçarak dinlemeye gidenlerden çıkartıyorlar: Hüseyin ERİKLİ- Cafer YÜKSEL sürgün; Ali ŞAHİN- Erol KARABULUT da "15'er gün Okuldan Uzaklaştırma"... Alt sınıflardan birkaç öğrenciye da çeşitli cezalar. Tabii bu arada konferansçı grupla caddenin 2 yanında- ortada polisler- taşlaşan İHL öğrencileri de ödüllendirilmese de sırtları sıvazlanmıştır...)

corum_kis__3_.jpg

ÇORUM
YIL 1967- 1970/ TAMI TAMINA ÜÇ YAZ- ÜÇ KIŞ...

sehir_merkesi_3.jpg

corum_ilkogretmenokullular.jpg

AYHAN ALTAY KİŞİSEL SİTESİ

ALİ ŞAHİN'İN BLOKNOTU

20050901taskopru_531.jpg

Öğretmenliğin ilk yılında...

2280102713931.jpg

Öğretmenliğin son yılında...

a_sahin.jpg

Emeklilikte...

‘Ey Şems-i Tebrizi, kapıya gel hele...’



Ahmet Ümit


RADİKAL KİTAP / 07/11/2008
Türbenin girişinde ince sakallı, aydınlık yüzlü genç bir adam karşıladı beni. Kibar bir tavırla ayakkabılarımı çıkartmamı, başımı örtmemi rica etti. Eğer başörtüm yoksa kendileri verebilirmiş. Boynumdaki duman rengi uzun fuları çözerken, “Var,” diyerek, teşekkür ettim. Başımı örttükten sonra, ayakkabılarımı çıkardım, kapının iki yanında karşılıklı olarak duran raflardan sol taraftakinin en alt sırasına yerleştirdim. Mevlana’nın türbesiyle kıyaslandığında son derece mütevazı bir ibadethaneydi burası. Hem cami, hem de türbe. Ama belki Şems’e yakışan da buydu. Belki ona sorsalar bir türbesi bile olsun istemezdi. Mevlana, gökyüzünden daha güzel bir kubbe mi olur, dememiş miydi? Eminim Şems de onun gibi düşünürdü. Yine de Mevlana türbesindeki o kalabalıktan sonra burada görevli dışında kimsenin olmadığını görmek keder vericiydi. Sadece keder verici değil, yüzlerce yıllık türbenin içindeki bu ıssızlık, aynı zamanda ürkütücüydü de. Çekingen gözlerle içerisini inceleyerek, karşımdaki türbeye doğru ağır adımlarla yürüdüm. Sol tarafımdaki geniş kemerin altından geçilen caminin ahşap mihrabı fark ettim. Demek insanlar namazlarını burada kılıyorlardı. Mihrabın olduğu bölgeyle fazla ilgilenmedim, çünkü beş altı metre ötemde, ön cephesi yüksek olmayan ahşap trabzanla çevrilmiş, üstünde yeşil bir örtü ve kocaman bir sarık olan büyükçe bir sanduka duruyordu. Sandukanın ayak ucuna yaklaşınca, sol taraftaki levhada yazılanlar gözüme çarptı.
“Yüce peygamberimizle Hazreti Ali arasındaki dostluk, muhabbet, yakınlık ne ise, Hazreti Şems ile Hazreti Mevlana arasındaki dostluk odur.”
Aradan yedi yüz küsur yıl geçmiş olmasına rağmen, insanların hâlâ onların arasındaki ilişkiyi savunmak zorunda kalmaları üzücüydü. Öte yandan, bu iki sıradışı insanın ilişkisi merak edilmeyecek gibi de değildi. Onlar buna aşk diyorlardı, ama onların bu duyguya yüklediği anlamla bizim kavramlarımız arasında sanırım epeyce fark vardı. Belki de Şems’le Mevlana arasındaki ilişkiyi çözebilsem, babamla, Şah Nesim arasındaki yakınlığı da kavrayabilirdim. Tabii babamın neden bizi hiçbir açıklama yapmadan bırakıp gittiğini de. Belki de İzzet Efendi’ye sormam gereken soru, babamın neden Şah Nesim’le gittiği değil, Mevlana’nın Şems’e neden bu kadar büyük bir tutkuyla bağlandığı olmalıydı. Belki kanayan yüzüğün gizemi de bununla ilgiliydi, Şems’in hakikat dediği büyük sır da... Aklımdan bunlar geçerken, caminin kubbesi ardı ardına vuran gong sesleriyle yankılandı. Başımı sesin geldiği yöne çevirince, duvarda antika, ahşap bir saat gördüm. Saatin sarkacı sağa sola savruldukça, önemli bir olayın vakti geldi dercesine inatla çınlıyordu gong sesi. Gong sesi sona erince saatin altındaki bölme gıcırdayarak açıldı. Yine gizemli bir geçit duruyordu önümde. Kulaklarımda o bildik uğultuyu hissettim. Yine o tatlı esinti sardı ortalığı, yine o ıtır kokusu çalındı burnuma. Yine aynı ürpertiyle sarsıldı bedenim. Evet, kara giysili dervişin hayaleti yine etrafımda bir yerdeydi. Sakın gitme diyen içimdeki cılız sese artık aldırmadım bile. Bütün benliğimi ele geçiren merakımın eteğine tutunarak yürüdüm o güzelim ıtır kokusunun yoğunlaştığı yere. Saatin altındaki geçitten içeriye girince, toprağın derinliklerinden gelen bir nem çarptı yüzüme, bir titreme aldı bedenimi ama durmadım. Sarı kandillerin aydınlattığı dar, kemerli bir dehlizde ilerlemeye başladım. Birkaç adım sonra etrafı yaldızlı kalın bir ahşapla çevrili cam bir kapı çıktı karşıma. Ne tokmağı var, ne kilidi? Nasıl geçeceğim diye düşünürken bir gölge düştü cam kapının öteki tarafına. Dikkatli bakınca gölge bir insana dönüştü, insan bizim gezgin dervişe.
“Neden durdun?” diye sordu sanki aramızda cam yokmuş gibi. “Niye yürümüyorsun?”
Aramızdaki camdan engeli göstererek açıkladım.
“Görmüyor musunuz cam var? Nasıl geçeyim?”
“O cam değil, ayna.”
“O zaman bu aynanın sırrı dökülmüş; çünkü öteki tarafını görebiliyorum.”
“Görmüyorsun,” dedi çekik, siyah gözlerini iyice kısarak. “Çünkü bu aynanın öteki tarafı yok. Gördüğün kendi yansıman.”
Bakışlarımı kendi bedenime çevirdim; haklıydı, yine siyah giysiler içindeydim, yine ellerim yaşlanmıştı, yine suretim Şems’e dönüşmüştü. Başımı kaldırdım, aynanın içinde kendimi gördüm, bu kez şaşırmadım. Başımı kaldırdım, Şems’e dönüşmüş suretimin bir adım gerisindeki demir halkalı ahşap kapağı fark ettim, gitmem gereken yolu anladım. Döndüm, demir halkadan tutarak, ahşap kapağı kaldırdım. Kıvrılarak toprağın derinliklerine inen bir merdiven belirdi ayaklarım dibinde. Hiç duraksamadan, hiç yadırgamadan, sanki her gün bu merdivenleri kullanıyormuşum gibi ustalıkla inmeye başladım basamaklardan. Daha ilk adımda duydum fısıltıları.
“Bu İranlı derviş, büyü yaptı Mevlana Hazretlerine... Başka türlü şeyhimiz bağlanmazdı ona.”
Her basamakta başka bir ses, başka bir nefreti kusuyordu.
“Fiili livata yaptığını söylüyorlar, esasen erkek bedenine düşkünmüş bu Şems-i Perende...” İndikçe daha güçlü duyuluyordu fısıltılar.
“Geçen gün çarşıda peygamberliğini ilan etmiş diyorlar...”
Kanatsız bir iblis gibi adımlarımı izleyen fısıltılar, homurdanmaya dönüşüyordu. “Allah’a şirk koşuyormuş zındık. Tövbe tövbe, ben Allah’ım dediğini duymuşlar...”
Homurdanmalar açıkça düşmanlık ilan ediyordu.
“Moğolların adamıymış diyorlar. Konya’nın haritasını verecekmiş onlara, şehre rahatça girsinler diye...”
Düşmanlık tehdite varmıştı sonunda.
“Katli vaciptir bu kara dervişin. Tez zamanda, tez elden halledile.”
Merdivenin son basamağından taş bir zemine indiğimde sesler kesildi birdenbire. Odamdaydım. Celaleddin’in yaşamam için bağışladığı odamda. Ama hiç eşya yoktu ortalıkta. Ne duvarın kenarındaki sedir, ne yere serili kilim, ne vezir Karatay’ın, Celaleddin’e hediye ettiği rahle, ne işlemeli sürahi. Sadece bir tabut. Sanki içindekini herkes görsün de ibret alsın diye camdan yapılmış bir tabut. Tabutun içinde genç bir kız; benim karım Kimya. Sanki ölmemiş gibi taptaze, sanki az sonra gülerek uyanacakmış gibi yanakları pespembe. Belki de dokunsam gözlerini açacak, belki de seslensem kalkacak. Ama dizlerimin bağı çözülmüş, ben de o cesaret nerede? O anda duydum kapıya vuran insan elinin sesini.
“Şems Efendi... Ey Şems-i Tebrizi, kapıya gel az hele.”
Hiç şaşırmadım duyduklarıma, korkmadım, telaşa kapılmadım. Demek vakit gelmişti. Yekindim, kapıya yürüdüm. Elimi kilide götürmeden döndüp bir kez daha baktım, camdan tabutta yatan günahsızın kefensiz bedenine. Allah’a sözüm olmasaydı eğer hiç durmaz değiştirirdim kendi canımı, onunkiyle. Ama vaad edilen yerine gelmişti, ben de vaad ettiğimi yerine getirmeliydim. Kapıyı açtım. Zemherinin soğuğu hücüm etti içeri, ayaz alevsiz bir ateş gibi yaladı yüzümü.
“Buyrun,” dedim dolunayın kara gölgeler haline getirdiği yedi kişiye. “İşte geldim, deyin ne diyecekseniz?”
Kimse bir şey diyemedi. Kış gecesinin sessizliği, katı bir ayaz gibi çöktü aramıza. En önde duranı seçer gibi oldum. Bu, Hüdavendigar’ın asi oğlu Alaeddin’di.
“Alaeddin,” dedim görmediğim gözlerinde hakkımda verilen hükmü okuyarak. “Alaeddin, sen misin?”
Bir adım öne çıktı Alaeddin sandığım gölge. Kendi yüzümü gördüm onun suretinde.
“Hatırla,” dedi kendi dudaklarım bana. “Verdiğin sözü hatırla.”
Dolunayla aydınlanan sessiz bir bahçe canlandı gözlerimin önünde. O ilahi gecede Allah’a şöyle yakarmıştım:
“Ey göğü ve yeri yaratan, ey olmazı olur kılan... Kendi gizli sevgililerinden birinin adını bana söyler misin?”
O ulaşıldıkça ulaşılmaz olan, bana şöyle demişti:
“İstediğin can, herkesin gözünden saklı, güzel ve mağfirete nail olmuş, Belhli Sultanü’l-Ulema Baha Veled’in oğlu Muhammed Celaleddin’dir.”
Ben de, ona, demiştim ki:
“Ey umutların umudu, ey varlığımızın kutsal ışığı. O sevgilinin mübarek yüzünü, Muhammed Celaleddin’in suretini bana gösterir misin?”
Herşeyi görüp bilen, bildiğimizi kat kat çoğaltarak, anlamlara ayıran bana demişti ki:
“Buna teşekkür borcu olarak ne verirsin?”
Hiç düşünmeden uzatmıştım boynumu.
“Başımı!”
Takdiri yaratan, takdir etmişti hediyemi ve demişti ki:
“Mana budur işte. Aşk budur. Aşkın tek bedeli vardır, o da candır. Ölümle kutsanmayan aşk, aşk değildir. Bundan böyle Baha Veled’in oğlu Muhammed Celaleddin sana helaldir. Git ve onu bul. Git, onu bul, ama bize verdiğin sözü de unutma.”
Unutmamıştım. Her nefes alışımda, her adım atışımda gerçekleşsin diye uğraştığım kutsal amacımı nasıl unutabilirdim. Alaeddin sandığım bedenden bana bakan kendime gülümsedim.
“Vakit geldi mi?”
“Geldi,” dedi benim suretimde görünen. “Hazır mısın?”
“Hazırım,” dedim gözlerimi bile kırpmadan. “Yaratmak da, yok etmek de sana mahsustur.”
Önce bir ses duydum; kınından sıyrılan bir bıçak, zehrini kusan bir engereğin tıslaması, yırtılan tenin yumuşak yankısı. Baktım, şimdi Alaeddin duruyordu karşımda. Gülümsemeye çalıştım, bırakmadılar; bakışlarımla anlatmak istedim, fırsat vermediler. Aynı anda yedi kez parladı yedi bıçak dolunayın ışığında. Aynı anda tam yedi kez sarsıldım. Yedi kez açıldı bedenimde yedi ateş çiçeği. Sonra yedi ateş çiçeğinden usulca gökyüzüne yükselen kendi ruhum. Sonra taşa damlayan kan. Sonra gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu, ürkütücü bir serinliğin içinde yüzen ağaçlar, katmerlenen kış gülleri, tazelenen nergisler, bedenimi parçalayan yedi kişi. Yedi öfkeli yürek, nefret tarafından ele geçirilmiş yedi akıl, yedi keskin bıçak. Ne yaptıklarının farkında bile olmayan yedi zavallı adem. Ve sonra taştaki kan; canlı cansız ne kadar mahlukat varsa hepsini içine alarak koyulaşan o bir damla kan.
Ahmet Ümit’in bu ay Doğan Kitap’tan çıkacak, Mevlana ile Şems-i Tebrizi arasındaki ilişkiyi çarpıcı bir biçimde anlatan yeni romanı Bab-ı Esrar’dan bir bölüm.

GÜNLÜK DEĞİNMELER (KANDEMİR KONDUK OLMASAK DA "ONA BUNA DOKUNDUK...")

ALİ ŞAHİN
___________________________________________________________

GÜNLÜK'ten

2005-08-12 Can Yücel şenliği iptal
Can Yücel'in eşi Güler Yücel "Kimsenin burnu bile kanasın istemem" diyor. "Ailenin kararına saygı gösterilmeli" dese de Vecdi Sayar bu karardan memnun değil.
20 Ağustos'ta başlayacak 6. Can Şenliği, Yücel ailesinin güvenlik endişesi nedeniyle iptal edildi. Şenliğin sanat yönetmeni Vecdi Sayar, iptal kararını uygun bulmasalar da kabullendiklerini söyledi...

M.Ali Aybar ve Nazım Hikmet
10 Ekim 2005

A. HAYDAR NERGİS alihaydar@acikgazete.com
_____________________________________________________

İstanbul Bilgi Üniversitesi, geçen hafta sonunda Türkiye Solu'nun önde gelen isimlerinden Mehmet Ali Aybar'ın anısına bir toplantı düzenledi.Bu bağlamda biz de,bir kez daha 68'li, 70'li, 80'li yıllara gittik, geldik...

O yıllarda, sosyalizm bize hep "asık suratlı" olarak öğretildi.Kaşlarını en sert çatan lider, en has sosyalistti.

(...)

Ali ŞAHİN 25 Kasım 2005 14:47
Sevgili Dost, önce köşeniz hayırlı olsun, Radikal yorumlarından sonra "Açık Gazete" yazılarınızın da tiryakisi olduk. Ama bu güzel bir alışkanlık; bir konu bu kadar güzel işlenir, tarihimizin 2 yüzakı, iki güzel insanı saygıyla selamlıyorum, bir de bunları bir kez daha bizlere anımsatanı!...

SUAT DERVİŞ'İ ANARKEN

Ali ŞAHİN
____________________________________________________________

"Gölgesi --Suat Derviş'e--
______________________________________________

Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını;/ Bir kere eğemedim bu kadının başını./ Kaç kere sürükledi gururumu ölüme/ Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme./ Cevapları o kadar heyecansız ki onun/ Kaç kere iman ettim, hiçliğine ruhunun/ Kaç kere hissettim ki, yine bu gece gibi,/ Güzelliğin önünde dolup, çarpmadı kalbi./ Ne mehtabın aksine yelken açan bir sandal,/ Ne de ayaklarında kırılan ince bir dal/ Onun taştan kalbini sevdaya koşturmuyor./ Bir çiçeğin önünde bir dakika durmuyor...// Dönüyoruz yine biz bir uzun gezintiden/ Gönlümün elemini döküyorken ona ben./ O bana kendisini gülerek, naklediyor/ Bilseniz mavi boncuk nasıl yaraştı diyor./ Ya bu kadın delidir, yahut ben çıldırmışım/ Ben ki, bir çok kereler kırılmışım, kırmışım/ Ömrümde duymamıştım böyle derin bir acı;/ Birden onun yüzüne haykırmak ihtiyacı/ Alev, alev tutuştu yangın gibi,/ Bir dakika kendimin olamadım sahibi/ Hiç olmazsa hıncımı böyle alırım dedim,/ Yola mağrur uzanan gölgesini çiğnedim." (Nazım Hikmet)

EDEBİYAT TARİHİMİZ'nden:
---------------------

(Atilla Özkırımlı, Suat Derviş'i romanımızın öncülerinden sayarken, Fosforlu Cevriye'yi odak olarak alır.)
_____________________________________________________

"Yaşadığı toplumun en alt kesimlerine yönelmiştir dikkati. Anlattığı insanı toplumsal koşullarından soyutlamaz. Bir Fosforlu Cevriye'nin de sevebileceğini, sevdiği uğruna ölümü göze alabileceğini anlatırken, kişisini yücelterek gerçekliği çarpıtmadığı gibi, cıvık bir duygululuğa da kaptırmaz kendini. Ne sanatın o yüce kanatlarıyla uçmak ister, ne duyguları sömürmenin kolaylığına sığınır. Gördüğünü kendi düşünce süzgecinden geçirdikten sonra göstermektir amacı, Gorki'yi anımsatır. Özellikle anlatımı açısından Orhan Kemal'i etkiler. Bir öncüdür. Halkı için yazmıştır. Denilebilir ki, popülist edebiyatın, toplumcu gerçekçi bir öz kazandırılmış ilk örneklerini vermiştir. Büyüklenmeden ama durmadan yazarak.Oysa ne zaman, ne de koşullar ondan yanadır.

Önce bir gazetecidir çünkü.Yazarlığı halkın mutluluğuna adamış,gerçek anlamıyla bir düşünce savaşçısıdır. Yaşadığı dönemde bir kadın olarak, bütün "ilk" leri gerçekleştirmek görevini yüklenmiştir. "Avrupa'ya muhabir olarak giden ilk kadın gazeteci'dir.Refet Paşa'nın Ankara temsilcisi olarak İstanbul'a ilk gelişinde(1922) kendisiyle görüşmeyi yapan O'dur. "Bir günlük gazetede (İkdam, 1926) "ilk kez kadın sahifeleri hazırlayan ve sahife modasını çıkaran ilk gazeteci" yine O'ndan başkası değildir. Onu hayatın gerçekleriyle gazeteciliği yüzyüze getirir."Gazeteci olduktan sonra" yazmaya başlar. "Gerçekçi eserlerini" (Necatigil'e Mektubu'ndan). Ve gazetelerde yayımlar.

Popüler romana kayması bundandır, gerçekçiliği de toplumcu düşünceyi benimsemiş olmasından.Tefrikacılk romancılığını olumsuz yönde etkiler. Kuşkusuz 1940’tan sonra gelişen siyasal baskının yardımıyla. Toplumcu eyleme ucundan bulaşmış değildir ki bir kıyıya çekilip sanatsal amaçlara yönelsin.Tam ortasındadır tersine. Susturulamaz ama etkisizleştirilir. Birçokları gibi. Yine siyasal baskılar nedeniyle yurdundan uzaklaşmak zorunda kalınca unutturulması kolaylaşır.Döndüğünde boynuzlar kulağı geçmiştir.(Atilla Özkırımlı, Cumhuriyet, 24.07.1976'dan "Türk Edebiyatı Ansiklopedisi,cilt:2, s.367-368")

Çimen Günay, "Toplumcu Gerçekçi Türk Edebiyatında Suat Derviş'in Yeri" başlıklı tezinde Suat Derviş'in romanlarındaki epistemolojik ve ideolojik kırılmayı inceleyerek Marksist görüşlerin Derviş'in edebiyat anlayışında yarattığı dönüşümün izini sürüyor. Günay'a göre "Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarından Cumhuriyet coşkusunun sönmeye yüz tuttuğu bunalımlı yıllara kadar pek çok roman, öykü ve çeviriye imzasını atan Suat Derviş, Türk solunun feminizme bakışını tartışmak için önemli bir yazar." Günay'ın çalışmasının ilgi odağını, Suat Derviş'in romanlarının toplumcu gerçekçilik ve Marksist estetik arasında hangi noktada konumlandırılabileceği ve yazarın Marksist ve feminist bakış açıları arasında yaşadığı çelişki oluşturuyor (tez danışmanı: Dr. Süha Oğuzertem).

http://www.bilkent.edu.tr

ERKEK AŞKI / ÖYKÜ

SUAT DERVİŞ
________________________________________________

_______________________________________________
SİTE/ İÇİNDEKİLER
_______________________________________________

_______________________________________________
edebiy@t/ Kasım '05
_______________________________________________

google_logo_25blk.gif

____________________________
GOOGLE'de "a.alisahin" "edebiy@t" >>>>>>
________

________________________________________________
RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU 10-11-12 MAYIS 2006'DA KASTAMONU'DA YAPILDI / TÜM FOTOĞRAF VE YAZILAR AYRINTILARIYLA SAYFALARIMIZDA >>>>>
________________________________________________


il_adi_getir.gif

RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU (10 MAYIS 2006) 1. GÜNDEN GÖRÜNTÜLER

"GURBET YAVRUM"DAN "MAVİ MASKE"YE;
"SESSİZ BİR DAYANIŞMA"DAN "KANAL BOYU"NA AYSEL ÖZAKIN/ DEĞİNİLER/ Ali ŞAHİN

20050901taskopru_538.jpg

"KIRLANGIÇ YILDIZI" VE LEYLA ŞAHİN / İNCELEME / Ali ŞAHİN

33. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE "BAŞI EĞİLMEYEN KADIN" SUAT DERVİŞ'İ ANARKEN/ ALİ ŞAHİN

DEVREKANİ'DEN BİR ÖYKÜCÜ, ROMANCI VE YAZAR: OĞUZ ATAY/ ALİ ŞAHİN

TAŞKÖPRÜ'DE YEREL BASIN
Geçmişten Günümüze Taşköprü'de Basın
Ali ŞAHİN/ (Çalışma Taslağı)

dcam5881.jpg

10. CİDE RIFAT ILGAZ SARIYAZMA KÜLTÜR VE SANAT FESTİVALİ'NDEN İZLENİMLER/ Ali ŞAHİN

BATI KARADENİZ SAHİLLERİNDEN FESTVAL İZLENİMLERİ/ Ali ŞAHİN

DEVREKANİ MUSTAFA KAYA ŞENLİK YİBO/ EBRU TOKTAR

20050901taskopru_523.jpg

GÜNLÜK DEĞİNMELER (KANDEMİR KONDUK OLMASAK DA "ONA BUNA DOKUNDUK...") / ALİ ŞAHİN

TÜRK EDEBİYATI - ÖDÜLLER / ALİ ŞAHİN

20050901taskopru_515.jpg

BAŞLANGICINDAN GÜNÜMÜZE YUNUS NADİ ÖDÜLLERİ/ ALİ ŞAHİN

BAŞLANGICINDAN GÜNÜMÜZE NOBEL EDEBİYAT ÖDÜLÜ/ (CNN TÜRK)

ESEN YEL'DEN BİR ÖYKÜ/ KOMÜNİSTLERİ TANIYAN KÖPEK

HİKÂYECİNİN PARK GÜNLÜĞÜ/ OYHAN HASAN BILDIRKİ

20050901taskopru_511.jpg

"BAŞLANGIÇTAN GÜNÜMÜZE TÜRK EDEBİYATI'NDA ÖYKÜ KİTAPLARI ZAMANDİZİNİ TASLAĞI"/ ALİ ŞAHİN

"BAŞLANGIÇTAN GÜNÜMÜZE TÜRK EDEBİYATI'NDA ROMAN ZAMANDİZİNİ TASLAĞI"/ ALİ ŞAHİN

TÜRK EDEBİYATI: 2004'TE ÖYKÜ KİTAPLARI/ Ali ŞAHİN

20050901taskopru_518.jpg

TÜRK EDEBİYATI: 2004'TE ROMAN/ Ali ŞAHİN

TÜRK EDEBİYATI: 2004'TE ŞİİR KİTAPLARI/ ALİ ŞAHİN

KÜNYE & KONUK DEFTERİ & İLETİŞİM & LİNKLER

ŞİİR YAZMANIN GÜÇLÜĞÜ ÜZERİNE / DENEME / ALİ ŞAHİN

BENDEKİ RIFAT ILGAZ / ANI / ALİ ŞAHİN

"RIFAT ILGAZ'IN ŞİİRLERİNDE MİZAH ÖGELERİ" / ALİ NAZLI

RIFAT ILGAZ'LA 3 GÜN 3 GECE / ANI /NURİ KESKİN

004.jpg

EMEKLİ'NİN HASTANE GÜNLÜĞÜ / GÜNLÜK/ ALİ ŞAHİN

ALMAN YAYINCILAR BİRLİĞİ'NİN ÖDÜL TÖRENİNDE ORHAN PAMUK'UN YAPTIĞI KONUŞMANIN TAM METNİ 25/10/2005

______________________________
Olay Yaratan Şemdinli İddianamesi (PDF) (DOC)
________________________________________________

....büyük şairimizin doğum gününü onun kendisi ve eşi Münevver için yazdığı iki şiiriyle kutlayalım:

DOĞUM

Anası bir oğlancık doğurdu bana;
kaşsız, sarı bir oğlan,
masmavi kundağında yatan
bir nur topu, üç kilo ağırlığında.

Benim oğlan
dünyaya geldiği zaman,
çocuklar doğdu Korede,
sarı ay çiçeğine benziyorlardı.
Makartır kesti onları,
gittiler ana sütüne bile doymadan
Benim oğlan
dünyaya geldiği zaman,
çocuklar doğdu Yunan zindanlarında,
babaları kurşuna dizilmiş.
Bu dünyada ilk görülecek şey diye
demir parmaklığı gördüler.

Benim oğlan
dünyaya geldiği zaman
çocuklar doğdu Anadoluda,
mavi gözlü, kara gözlü, elâ gözlü bebeklerdi.
Bitlendiler doğar doğmaz
kim bilir kaçı sağ kalır mucize kabilinden.
Benim oğlan
benim yaşıma bastığı zaman,
ben bu dünyada olmıyacağım,
ama harikulâde bir beşik olacak dünya,
siyah,
beyaz,
sarı
bütün çocukları
sallıyan
mavi atlas döşekli bir beşik

***

MÜNEVVER'İN DOĞUM GÜNÜ

Yapraklara dallara, yeşillere, allara,
nice nice yıllara gülüm, nice nice yıllara.
Yaprak dala, al yeşile yaraşır,
gayrı bundan böyle vermem seni ellere...

ALİ HAYDAR NERGİS

051017ankara_074.jpg

GEÇ KALMIŞ ÖLÜ

Korkacak bir şey yok hesap tamam
Sıram geldi mi hatta güleceğim
Kendimi hazırladım biliyorum
Önce turgut arkasından ömer haybo
Daha sonra varujan sonra nureddin
Sonra ben değilsem demokrat toni
Sonra o değilse mutlaka benim
Kendimi hazırladım biliyorum

Aysel'in gölgesine saklandım
Hep susamışım su içiyorum

Attila İlhan


200508_atalzeytin_025.jpg

003.jpg

RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU 10-12 MAYIS 2006'DA KASTAMONU'DA
---------------------------------

Rıfat Ilgaz anısına sempozyum

Türk Edebiyat'nın Koca Çınarı Rıfat Ilgaz adına Ankara Üniversitesi Kastamonu Meslek Yüksek Okulu, Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi ve Çınar Yayınları'nın işbirliği ile Rıfat Ilgaz Sempozyumu düzenleniyor.
09 Aralık 2005 14:28

10- 11- 12 Mayıs 2006 tarihlerinde Kastamonu'da düzenlenecek sempozyumun amacı şöyle açıklanıyor:

"Küreselleşme, Globalleşme söylemleri altında Yeni Dünya Düzeni dayatmaları ülkemizin yüzyıllık sorunu"

Yaşadığı dönemde bu topraklarda aydın onuru, yazar sorumluluğu, şair duyarlılığıyla dimdik kalmış, çektiği sıkıntıları mizah hoşgörüsünde yaşamış bir Anadolu çınarı, Rıfat Ilgaz.

Onu bilimsel yönden ele almak, bağımsız kalmanın da ipuçlarını verecek günümüz aydınlarına.

Bilimsel anlamda katkıda bulunacak tüm bilim ve yazın adamlarını bu çalıştayda görmeyi diliyoruz."

SEMPOZYUM KURULLARI

BİLİM KURULU

Prof.Dr.Cahit KAVCAR, Prof.Dr.Sedat SEVER, Burhan GÜNEL, Dr.Kemal ATEŞ, Zekeriya KAYA

YÜRÜTME KURULU

Prof.Dr.Bahri GÖKÇEBAY, Dr.Atıf UĞURLU, Uzman İlknur TÜRKKAAN, Hayrünnisa GÜNEL, İ.Anıl ÇOKGÜRSES, İbrahim TOZAN, Kadir İNCESU, Mine ÖZGÜR, Mirati MADAK, Nurten ÇAKIROĞLU, Serdar İZBELİ, Utku ERİŞİK

DANIŞMA KURULU

Prof. Talat Sait HALMAN, Prof. Dr. İsa Eşme, Prof.Dr. İsmail PARLATIR, Prof.Dr. Kemal ÖZMEN, Prof.Dr.Necmi YÜZBAŞIOĞLU, Prof.Dr. Nurullah ÇETİN, Prof.Dr. Rahmi ER Prof.Dr. Ramazan KAPLAN, Yrd.Doç.Dr.Nihayet ARSLAN, Doğan HIZLAN, Emin ÖZDEMİR, Fahrettin DEMİR, Feyza HEPÇİLİNGİRLER, Gülsemin HAZER, Güngör GENCAY, İlhan SELÇUK, Leyla ERBİL, M.Emin DEĞER, M. Sadık ARSLANKARA, Mehmet BAŞARAN
Mehmet SAYDUR, Öner YAĞCI, Server TANİLLİ, Sevgi ÖZEL, Tahsin YÜCEL, Tarık AKAN

SEMPOZYUM KONULARI

Rıfat Ilgaz'ın Romanı
Rıfat Ilgaz'ın Öyküsü
Rıfat Ilgaz'ın Şiiri
Rıfat Ilgaz'ın Mizahı
Rıfat Ilgaz'ın Çocuk Edebiyatı
Rıfat Ilgaz'ın Gazeteciliği
1940- 2000 Sürecinde Rıfat Ilgaz
Rıfat Ilgaz ve Sinema
Rıfat Ilgaz ve Tiyatro
Rıfat Ilgaz ve Aydınlanma
Yerelden Evrensele Rıfat Ilgaz
Halkevleri ve Rıfat Ilgaz
Rıfat Ilgaz'ın Yapıtlarında Eğitime Bakışı

Sempozyum bildiri özetleri, sempozyum sırasında kitapçık olarak dağıtılacak, sempozyum sonrasında bildiriler Çınar Yayınları tarafından basılıp yayımlanacaktır.

Yeniden Dergi

anasayfaya dön

anasiteye dön