|
___________________________________
edebiy@t
___________________________________
Dinci derneklerden 10 Kasım boykotu
Türkiye / 09/11/2008
BEHZAT MİSER / RİFAT BAŞARAN
ANKARA - İslamcı dernek ve vakıflar ortak bir açıklama yaparak, 10 Kasım'dan başlamak üzere tüm resmi bayram ve törenlerin boykot edilmesi çağrısı yaptı. Çağrıda, resmi törenler "ilkel müsamere ve ayin" olarak tanımlanarak, "Kendisine saygısı olan, çocuklarına değer veren, onların kimliksiz, kişiliksiz birer fabrikasyon ürünler halinde şekillenmelerine karşı çıkan herkesi de önümüzdeki 10 Kasım'dan başlayarak bu saçma ritüellere, anlamsız propaganda ayinlerine, İslami kimliğimizin tahkir edildiği organizasyonlara tavır almaya çağırıyoruz" denildi.
Aralarında Mazlum-der Ankara Şubesi'nin de bulunduğu İslamcı sivil toplum örgütleri, çok tartışılacak bir boykot çağrısına imza attı. Türkiye'nin törenler ülkesi olduğu, resmi törenlerde resmi ideolojinin kutsallaştırıldığı ve "kaba saba" propagandalara maruz kalındığı belirtilen açıklamada, "resmi tarih yalanlarıyla bir ömür boyu zihnimiz, vicdanımız kirletilmeye çalışılıyor. Çocuklarımız, gençlerimiz eğitim adı altında iradesiz kişilikler üretme çiftliği misyonuna sahip kurumlar aracılığıyla edilgenleştiriliyor. Resmi törenler ise tüm bu sistematik kirletme, yabancılaştırma faaliyetinin tam odağında yer alan etkinlikler olarak öne çıkmakta" denildi.
"23 Nisan, 29 Ekim ya da 10 Kasım gibi tarihlerde Ulusal Egemenlik, Cumhuriyet, Atatürk'ü Anma gibi isimler altında gerçekleştirilen etkinliklerin ortak noktasında hep aynı hedefin öne çıktığının" belirtildiği açıklamada, resmi törenlerde islami kimliğin karalandığı iddia edildi. Açıklamanın çarpıcı bölümleri şöyle:
"Çankaya'daki resepsiyondan Anadolu'nun ücra bir beldesindeki okulda yapılan merasime kadar her yerde aynı zulümle karşılaşmıyor muyuz? Başörtüsünden dolayı aşağılanan, hakarete uğrayan kızlarımızın, kadınlarımızın ve onlarla aynı değerleri paylaşan erkeklerimizin bu çirkinliklerin sürüp gitmesi karşısında yapabilecekleri bir şey yok mu?
Biz yapabileceğimiz pek çok şey olduğuna inanıyoruz. En asgari düzeyde bu çirkinliğe alet olmayabiliriz! Bu ilkel tiyatroda rol almayabiliriz.
Cumhurbaşkanından başlayarak her düzeydeki yetkiliyi, sorumluyu aynaya bakmaya ve gerçekle yüzleşmeye çağırıyoruz. Bizlerden başörtüsü ve başörtüsü özelinde aşağılanan, yok sayılan İslami kimliğimize reva görülen bu dayatmaları içselleştirmemiz mi bekleniyor? Bu tür etkinliklere kimisi saygısızca eşsiz davet edilen, kimisi tören alanına sokulmayan, kimisi çıktığı ödül kürsüsünden ağlayarak inmek zorunda bırakılanlara da soruyoruz: Bu saçmalığa neden katlanıyorsunuz? Sizin, kimliğinizin, değerlerinizin hiçe sayıldığı ortamlarda ne işiniz var? Bu ilkel müsamere ve ayinlere katılmak zorunda mısınız?
Kim kendini neye mecbur hissederse hissetsin, biz bu oyunda rol yapmak zorunda olmadığımızın bilincindeyiz. Ve kendisine saygısı olan, çocuklarına değer veren, onların kimliksiz, kişiliksiz birer fabrikasyon ürünler halinde şekillenmelerine karşı çıkan herkesi de önümüzdeki 10 Kasım'dan başlayarak bu saçma ritüellere, anlamsız propaganda ayinlerine, İslami kimliğimizin tahkir edildiği organizasyonlara tavır almaya çağırıyoruz."
İmzacı kuruluşlar
Açıklamanın altında imzası bulunan örgütler şöyle: İLKAV (Ankara) ÖZGÜR-DER ŞUBELERİ (Akhisar, Antalya, Batman, Beykoz, Bursa, Çorum, Diyarbakır, Geyve, İzmir, K.Çekmece, Sakarya, Siverek, Tatvan, Ümraniye) BİLGİ-DER (Bartın) BİNYAR (Bingöl) DAVET-DER (İstanbul) ISLAH HAREKETİ DERNEĞİ (Diyarbakır) İLKE-DER (Çorum) İLK-DER (Isparta) MAZLUMDER (Ankara Şubesi) SABED (Sapanca) TOKAD (Tokat)
DEVREKANİ'DEN OĞUZ ATAY
ALİ ŞAHİN
____________________________________________________________
YAŞAMI:
ÇOCUKLUĞU VE AİLE ÇEVRESİ
Oğuz Atay'ın babası, 1892* yılında Kastamonu'nun Devrekani ilçesinin Etçiler köyünde doğar. Oğuz Atay, "Babama Mektup" başlıklı metninde "doğdun (...) köyde, kasabada, taşrada yetiştin," (KB.162) diye söz eder babasından. 1909 yılında Kastamonu'da polis memuru olarak göreve başlayan Cemil Atay, 1911'de komiser muavini, 1914'te ikinci sınıf komiser, 19l9'da Kastamonu ser komiseri olur; çalışkan ciddi ve güvenilir yapısıyla meslek yolunda hızla ilerlemektedir. 1920'den sonra Küre, Bafra, Safranbolu, Sinop, Taşköprü ve Kastamonu'da hukuk mekanizmasının çeşitli kademelerinde sorgu yargıcı ceza yargıcı ve savcı olarak görev yapar...
_______________________________________________
(*) Cemil Atayın doğum yılı, TBMM. kayıtlarında 1892 (1302), nüfus kaydında ise 1890 olarak geçmektedir.
(Sürecek)
"GURBET YAVRUM"DAN "MAVİ MASKE"YE; "SESSİZ BİR DAYANIŞMA"DAN "KANAL BOYU"NA AYSEL ÖZAKIN/ DEĞİNİLER/ Ali ŞAHİN
____________________________________________________
YAŞAMI:
Urfa'da doğdu (1942). Öykü ve roman yazarı. İlk ve ortaöğrenimini İzmir'de, yükseköğrenimini Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca bölümünde tamamladı (1963). Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptıktan sonra Gazi Eğitim Enstitüsü'ne asistan olarak girdi. "Gerçeküstücü Akımda Aşk ve Mizah" konulu bir tez hazırladı.
1978'de Yayınlanmış Romanlardan Bazıları:
______________________________________________
1978 ALTAN, Çetin: Küçük Bahçe
1978 BAŞARAN, Mehmet: Memetçik Memet
1978 BENER, Hikmet Erhan: Bürokratlar
1978 BİLBAŞAR, Kemal: Kölelik Dönemeci
1978 ELİÇİN, Bekir: Onlar Savaşırken
1978 ERDEM, İbrahim: Sürgün Meyveye Durdu
1978 GÜRMAN, Osman Nemci: Kılıç Uykuda Vurulur
1978 İLHAN, Attila: Yaraya Tuz Basmak
1978 KEMAL TAHİR: Bir Mülkiyet Kalesi 1
1978 KEMAL TAHİR: Bir Mülkiyet Kalesi 2
1978 KIYAFET, Hasan: Oy Pazarı
1978 KORCAN, Kerim: Dimitrof Geçiyor
1978 MERİÇ, Nezihe: Alagün Çocukları
1978 NESİN, Aziz: Yek Yol
1978 OKÇU, Emine Işınsu: Çiçekler Büyür
1978 ÖZAKIN, Aysel: Alnımda Mavi Kuşlar
1978 PERİDE CELAL: Jaguar
1978 TOY, Erol: Kuzgunlar ve Leşler 1
1978 TURAN, Güven: Dalyan
1978 YALÇIN, İrfan: Genelevde Yas
1978 YAŞAR KEMAL: Deniz Küstü
1978 YAŞAR KEMAL: Kuşlar da Gitti
1978 YEŞİLOVA, Mustafa: Kopo 1981 Karasu
1978 YILMAZ, Durali: Fetva Yokuşu
2005-11-19 - "Şiirin Yazma"nın Güçlüğü Üzerine Bir Deneme/ Ali ŞAHİN
__________________
"Heykel" demiş, Başkan Melih Ulus'taki "büst"üne./ Güvercinler yiyip- içip konuyorlar üstüne"
13- 18 Kasım 2005 arası Ankara'dayım..."ve Ankara'da ilk şiirimi de yazdım..." diyorum bir dosta... "Çok iyi ama bence şiire fazla dalma..." diyor. "Ulus'taki Atatürk Anıtı'nın orda, birilerinin deyişiyle "Heykel"in orda güvercin yemleme yeri yapmışlar, yem satıcıları ve atıcıları var, ben yeni gördüm ve de yadırgadım. ", "Yok hocam, ilk ve son belki de
..." , "Gördüğüm manzara karşısında esin geldi aslında; yalnızca "konmuyorlar" başka işler de yapıyorlar güvercinler..." diyorum. "Şiir yazanı oyalıyor ve fazla da önemsenmiyor gibi gelir bana... çok gençken tutturursan ne ala... Melih Gökçek inadına Ali Şahin şair oldu derim sonra... diye takılıyor....
devam >>>>>>>>>
Radikal Kitap, 28/10/2005
10 kitapta Orhan Pamuk
Orhan Pamuk, Alman Yayıncılar Birliği Barış Ödülü aldığı törende yaptığı konuşmasını roman sanatına ayırdı.
Üç yılda yayımlatabildiği 'Cevdet Bey ve Oğulları'ndan hemen Batı dillerine çevrilmeye başlayan 'Kar'a yedi romanı, bir senaryosu, bir deneme ve bir de anı kitabıyla Orhan Pamuk...
Dünyanın en önemli ödüllerinden birini...
devam >>>>>
ÇORUM ERKEK İLKÖĞRETMEN OKULU SON SINIF ÖĞRENCİSİYKEN- 1969
______________________________________________________
2 günlük boykotu cezasız atlatıyor herkes ama acısını Çorum Belediyesinde bir konferans için gelen TÖS Genel Başkanı Fakir BAYKURT'u izin alamadığı için etütten kaçarak dinlemeye gidenlerden çıkartıyorlar: Hüseyin ERİKLİ- Cafer YÜKSEL sürgün; Ali ŞAHİN- Erol KARABULUT da "15'er gün Okuldan Uzaklaştırma"... Alt sınıflardan birkaç öğrenciye da çeşitli cezalar. Tabii bu arada konferansçı grupla caddenin 2 yanında- ortada polisler- taşlaşan İHL öğrencileri de ödüllendirilmese de sırtları sıvazlanmıştır...)
ÇORUM
YIL 1967- 1970/ TAMI TAMINA ÜÇ YAZ- ÜÇ KIŞ...
AYHAN ALTAY KİŞİSEL SİTESİ
ALİ ŞAHİN'İN BLOKNOTU
Öğretmenliğin ilk yılında...
Öğretmenliğin son yılında...
Emeklilikte...
‘Ey Şems-i Tebrizi, kapıya gel hele...’
Ahmet Ümit
RADİKAL KİTAP / 07/11/2008
Türbenin girişinde ince sakallı, aydınlık yüzlü genç bir adam karşıladı beni. Kibar bir tavırla ayakkabılarımı çıkartmamı, başımı örtmemi rica etti. Eğer başörtüm yoksa kendileri verebilirmiş. Boynumdaki duman rengi uzun fuları çözerken, “Var,” diyerek, teşekkür ettim. Başımı örttükten sonra, ayakkabılarımı çıkardım, kapının iki yanında karşılıklı olarak duran raflardan sol taraftakinin en alt sırasına yerleştirdim. Mevlana’nın türbesiyle kıyaslandığında son derece mütevazı bir ibadethaneydi burası. Hem cami, hem de türbe. Ama belki Şems’e yakışan da buydu. Belki ona sorsalar bir türbesi bile olsun istemezdi. Mevlana, gökyüzünden daha güzel bir kubbe mi olur, dememiş miydi? Eminim Şems de onun gibi düşünürdü. Yine de Mevlana türbesindeki o kalabalıktan sonra burada görevli dışında kimsenin olmadığını görmek keder vericiydi. Sadece keder verici değil, yüzlerce yıllık türbenin içindeki bu ıssızlık, aynı zamanda ürkütücüydü de. Çekingen gözlerle içerisini inceleyerek, karşımdaki türbeye doğru ağır adımlarla yürüdüm. Sol tarafımdaki geniş kemerin altından geçilen caminin ahşap mihrabı fark ettim. Demek insanlar namazlarını burada kılıyorlardı. Mihrabın olduğu bölgeyle fazla ilgilenmedim, çünkü beş altı metre ötemde, ön cephesi yüksek olmayan ahşap trabzanla çevrilmiş, üstünde yeşil bir örtü ve kocaman bir sarık olan büyükçe bir sanduka duruyordu. Sandukanın ayak ucuna yaklaşınca, sol taraftaki levhada yazılanlar gözüme çarptı.
“Yüce peygamberimizle Hazreti Ali arasındaki dostluk, muhabbet, yakınlık ne ise, Hazreti Şems ile Hazreti Mevlana arasındaki dostluk odur.”
Aradan yedi yüz küsur yıl geçmiş olmasına rağmen, insanların hâlâ onların arasındaki ilişkiyi savunmak zorunda kalmaları üzücüydü. Öte yandan, bu iki sıradışı insanın ilişkisi merak edilmeyecek gibi de değildi. Onlar buna aşk diyorlardı, ama onların bu duyguya yüklediği anlamla bizim kavramlarımız arasında sanırım epeyce fark vardı. Belki de Şems’le Mevlana arasındaki ilişkiyi çözebilsem, babamla, Şah Nesim arasındaki yakınlığı da kavrayabilirdim. Tabii babamın neden bizi hiçbir açıklama yapmadan bırakıp gittiğini de. Belki de İzzet Efendi’ye sormam gereken soru, babamın neden Şah Nesim’le gittiği değil, Mevlana’nın Şems’e neden bu kadar büyük bir tutkuyla bağlandığı olmalıydı. Belki kanayan yüzüğün gizemi de bununla ilgiliydi, Şems’in hakikat dediği büyük sır da... Aklımdan bunlar geçerken, caminin kubbesi ardı ardına vuran gong sesleriyle yankılandı. Başımı sesin geldiği yöne çevirince, duvarda antika, ahşap bir saat gördüm. Saatin sarkacı sağa sola savruldukça, önemli bir olayın vakti geldi dercesine inatla çınlıyordu gong sesi. Gong sesi sona erince saatin altındaki bölme gıcırdayarak açıldı. Yine gizemli bir geçit duruyordu önümde. Kulaklarımda o bildik uğultuyu hissettim. Yine o tatlı esinti sardı ortalığı, yine o ıtır kokusu çalındı burnuma. Yine aynı ürpertiyle sarsıldı bedenim. Evet, kara giysili dervişin hayaleti yine etrafımda bir yerdeydi. Sakın gitme diyen içimdeki cılız sese artık aldırmadım bile. Bütün benliğimi ele geçiren merakımın eteğine tutunarak yürüdüm o güzelim ıtır kokusunun yoğunlaştığı yere. Saatin altındaki geçitten içeriye girince, toprağın derinliklerinden gelen bir nem çarptı yüzüme, bir titreme aldı bedenimi ama durmadım. Sarı kandillerin aydınlattığı dar, kemerli bir dehlizde ilerlemeye başladım. Birkaç adım sonra etrafı yaldızlı kalın bir ahşapla çevrili cam bir kapı çıktı karşıma. Ne tokmağı var, ne kilidi? Nasıl geçeceğim diye düşünürken bir gölge düştü cam kapının öteki tarafına. Dikkatli bakınca gölge bir insana dönüştü, insan bizim gezgin dervişe.
“Neden durdun?” diye sordu sanki aramızda cam yokmuş gibi. “Niye yürümüyorsun?”
Aramızdaki camdan engeli göstererek açıkladım.
“Görmüyor musunuz cam var? Nasıl geçeyim?”
“O cam değil, ayna.”
“O zaman bu aynanın sırrı dökülmüş; çünkü öteki tarafını görebiliyorum.”
“Görmüyorsun,” dedi çekik, siyah gözlerini iyice kısarak. “Çünkü bu aynanın öteki tarafı yok. Gördüğün kendi yansıman.”
Bakışlarımı kendi bedenime çevirdim; haklıydı, yine siyah giysiler içindeydim, yine ellerim yaşlanmıştı, yine suretim Şems’e dönüşmüştü. Başımı kaldırdım, aynanın içinde kendimi gördüm, bu kez şaşırmadım. Başımı kaldırdım, Şems’e dönüşmüş suretimin bir adım gerisindeki demir halkalı ahşap kapağı fark ettim, gitmem gereken yolu anladım. Döndüm, demir halkadan tutarak, ahşap kapağı kaldırdım. Kıvrılarak toprağın derinliklerine inen bir merdiven belirdi ayaklarım dibinde. Hiç duraksamadan, hiç yadırgamadan, sanki her gün bu merdivenleri kullanıyormuşum gibi ustalıkla inmeye başladım basamaklardan. Daha ilk adımda duydum fısıltıları.
“Bu İranlı derviş, büyü yaptı Mevlana Hazretlerine... Başka türlü şeyhimiz bağlanmazdı ona.”
Her basamakta başka bir ses, başka bir nefreti kusuyordu.
“Fiili livata yaptığını söylüyorlar, esasen erkek bedenine düşkünmüş bu Şems-i Perende...” İndikçe daha güçlü duyuluyordu fısıltılar.
“Geçen gün çarşıda peygamberliğini ilan etmiş diyorlar...”
Kanatsız bir iblis gibi adımlarımı izleyen fısıltılar, homurdanmaya dönüşüyordu. “Allah’a şirk koşuyormuş zındık. Tövbe tövbe, ben Allah’ım dediğini duymuşlar...”
Homurdanmalar açıkça düşmanlık ilan ediyordu.
“Moğolların adamıymış diyorlar. Konya’nın haritasını verecekmiş onlara, şehre rahatça girsinler diye...”
Düşmanlık tehdite varmıştı sonunda.
“Katli vaciptir bu kara dervişin. Tez zamanda, tez elden halledile.”
Merdivenin son basamağından taş bir zemine indiğimde sesler kesildi birdenbire. Odamdaydım. Celaleddin’in yaşamam için bağışladığı odamda. Ama hiç eşya yoktu ortalıkta. Ne duvarın kenarındaki sedir, ne yere serili kilim, ne vezir Karatay’ın, Celaleddin’e hediye ettiği rahle, ne işlemeli sürahi. Sadece bir tabut. Sanki içindekini herkes görsün de ibret alsın diye camdan yapılmış bir tabut. Tabutun içinde genç bir kız; benim karım Kimya. Sanki ölmemiş gibi taptaze, sanki az sonra gülerek uyanacakmış gibi yanakları pespembe. Belki de dokunsam gözlerini açacak, belki de seslensem kalkacak. Ama dizlerimin bağı çözülmüş, ben de o cesaret nerede? O anda duydum kapıya vuran insan elinin sesini.
“Şems Efendi... Ey Şems-i Tebrizi, kapıya gel az hele.”
Hiç şaşırmadım duyduklarıma, korkmadım, telaşa kapılmadım. Demek vakit gelmişti. Yekindim, kapıya yürüdüm. Elimi kilide götürmeden döndüp bir kez daha baktım, camdan tabutta yatan günahsızın kefensiz bedenine. Allah’a sözüm olmasaydı eğer hiç durmaz değiştirirdim kendi canımı, onunkiyle. Ama vaad edilen yerine gelmişti, ben de vaad ettiğimi yerine getirmeliydim. Kapıyı açtım. Zemherinin soğuğu hücüm etti içeri, ayaz alevsiz bir ateş gibi yaladı yüzümü.
“Buyrun,” dedim dolunayın kara gölgeler haline getirdiği yedi kişiye. “İşte geldim, deyin ne diyecekseniz?”
Kimse bir şey diyemedi. Kış gecesinin sessizliği, katı bir ayaz gibi çöktü aramıza. En önde duranı seçer gibi oldum. Bu, Hüdavendigar’ın asi oğlu Alaeddin’di.
“Alaeddin,” dedim görmediğim gözlerinde hakkımda verilen hükmü okuyarak. “Alaeddin, sen misin?”
Bir adım öne çıktı Alaeddin sandığım gölge. Kendi yüzümü gördüm onun suretinde.
“Hatırla,” dedi kendi dudaklarım bana. “Verdiğin sözü hatırla.”
Dolunayla aydınlanan sessiz bir bahçe canlandı gözlerimin önünde. O ilahi gecede Allah’a şöyle yakarmıştım:
“Ey göğü ve yeri yaratan, ey olmazı olur kılan... Kendi gizli sevgililerinden birinin adını bana söyler misin?”
O ulaşıldıkça ulaşılmaz olan, bana şöyle demişti:
“İstediğin can, herkesin gözünden saklı, güzel ve mağfirete nail olmuş, Belhli Sultanü’l-Ulema Baha Veled’in oğlu Muhammed Celaleddin’dir.”
Ben de, ona, demiştim ki:
“Ey umutların umudu, ey varlığımızın kutsal ışığı. O sevgilinin mübarek yüzünü, Muhammed Celaleddin’in suretini bana gösterir misin?”
Herşeyi görüp bilen, bildiğimizi kat kat çoğaltarak, anlamlara ayıran bana demişti ki:
“Buna teşekkür borcu olarak ne verirsin?”
Hiç düşünmeden uzatmıştım boynumu.
“Başımı!”
Takdiri yaratan, takdir etmişti hediyemi ve demişti ki:
“Mana budur işte. Aşk budur. Aşkın tek bedeli vardır, o da candır. Ölümle kutsanmayan aşk, aşk değildir. Bundan böyle Baha Veled’in oğlu Muhammed Celaleddin sana helaldir. Git ve onu bul. Git, onu bul, ama bize verdiğin sözü de unutma.”
Unutmamıştım. Her nefes alışımda, her adım atışımda gerçekleşsin diye uğraştığım kutsal amacımı nasıl unutabilirdim. Alaeddin sandığım bedenden bana bakan kendime gülümsedim.
“Vakit geldi mi?”
“Geldi,” dedi benim suretimde görünen. “Hazır mısın?”
“Hazırım,” dedim gözlerimi bile kırpmadan. “Yaratmak da, yok etmek de sana mahsustur.”
Önce bir ses duydum; kınından sıyrılan bir bıçak, zehrini kusan bir engereğin tıslaması, yırtılan tenin yumuşak yankısı. Baktım, şimdi Alaeddin duruyordu karşımda. Gülümsemeye çalıştım, bırakmadılar; bakışlarımla anlatmak istedim, fırsat vermediler. Aynı anda yedi kez parladı yedi bıçak dolunayın ışığında. Aynı anda tam yedi kez sarsıldım. Yedi kez açıldı bedenimde yedi ateş çiçeği. Sonra yedi ateş çiçeğinden usulca gökyüzüne yükselen kendi ruhum. Sonra taşa damlayan kan. Sonra gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu, ürkütücü bir serinliğin içinde yüzen ağaçlar, katmerlenen kış gülleri, tazelenen nergisler, bedenimi parçalayan yedi kişi. Yedi öfkeli yürek, nefret tarafından ele geçirilmiş yedi akıl, yedi keskin bıçak. Ne yaptıklarının farkında bile olmayan yedi zavallı adem. Ve sonra taştaki kan; canlı cansız ne kadar mahlukat varsa hepsini içine alarak koyulaşan o bir damla kan.
Ahmet Ümit’in bu ay Doğan Kitap’tan çıkacak, Mevlana ile Şems-i Tebrizi arasındaki ilişkiyi çarpıcı bir biçimde anlatan yeni romanı Bab-ı Esrar’dan bir bölüm.
|