a.alisahin.sitemynet.com
baglantilarim.gif

Edebiyat
Arşiv
İletişim

Edebiyat


Unutturamazlar
Kurtuluş Savaşı'nın önderi, bağımsız laik Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, aydınlanmanın ve devrimlerin öncüsü Atatürk'ü ölümünün 70'inci yılında sevgi, bağlılık ve kararlılıkla anıyoruz. Ulu Önder, tüm yurtta resmi kurumların yanı sıra belediyeler ve sivil toplum kuruluşlarının etkinlikleriyle anılıyor.


Cumhuriyet Haber Portalı ve ajanslar

İstanbul - Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, gün boyu çeşitli tören ve etkinliklerle anılacak. Saatler 09.05’i gösterdiğinde tüm yurtta 2 dakika süreyle sirenler çaldı, bayraklar yarıya indirildi.

Ankara’daki ilk tören, Anıtkabir'de düzenlendi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül başkanlığındaki devlet erkanı mozoleye çelenk koyarak, Atatürk'ün manevi huzurunda 2 dakika saygı duruşunda bulundu.

Anıtkabir'deki tören saat 8.55'de devlet erkanının aslanlı yolda yürüyüşü ile başladı. Cumhurbaşkanı Gül başkanlığındaki kortejde, TBMM Başkanı Köksal Toptan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, Danıştay Başkanı Mustafa Birden, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, bakanlar, kuvvet komutanları, siyasi partilerin temsilcileri, bürokratlar ve diğer devlet erkanı yer aldı.

Cumhurbaşkanı Gül ve protokolde yer alan devlet erkanı daha sonra Misak-ı Milli Kulesi'ne geçti. Gül, burada Anıtkabir Özel Defterine şunları yazdı: ''Büyük Atatürk, Ebediyete intikalinizin 70. yıl dönümünde sizi saygı ve rahmetle anıyoruz. Bugün dünyada sözü dinlenir, güçlü, güven ve denge unsuru bir ülke olmanın gururuyla huzurunuzdayız.


Cumhuriyetle yönünü belirleyen ve muasır medeniyetler seviyesini aşma hedefini gerçekleştirmek için 80 yılda büyük çaba gösteren Türkiye, ilerlemesine kararlılıkla devam etmektedir. Bu çabalar sonunda muazzam başarılar elde eden Türkiye, konumu ve gücüyle, dinamizmiyle, uluslararası alandaki etkinliğiyle dünya barışına, istikrarına yaptığı katkılarla bütün dünyanın saygısını kazanmıştır.


En büyük eseriniz Cumhuriyeti gösterdiğiniz istikamette ilelebet yaşatmaya, dünyadaki gelişmeleri izlemeye, demokratikleşmemizi sürdürmeye ve gelecek nesillere daha müreffeh, daha güçlü ülke bırakmaya kararlıyız. Türk milleti olarak size sevgilerimizi ve şükranlarımızı sunuyoruz. Ruhunuz şad olsun.''



TBMM'de tören

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Büyük Önder Atatürk'ün ebediyete intikalinin 70. yılı dolayısıyla TBMM'de de törenle anıldı. TBMM Başkanvekili Nevzat Pakdil, saat 09.05'de Meclis'teki Atatürk Anıtı'na, kırmızı ve beyaz karanfillerden oluşan ve üzerinde ''TBMM Başkanlığı'' yazan çelengi koydu.



Atatürk'ün sevdiği şarkılar seslendirildi

Kültür ve Turizm Bakanlığında ise Kültür ve Turizm Bakanlığı Klasik Türk Müziği Topluluğu tarafından Atatürk'ün sevdiği şarkılar seslendirilerek anıldı.


Dolmabahçe Sarayı'nda tören

Dolmabahçe Sarayı'nda düzenlenen tören ise, TBMM adına Başkanvekili Meral Akşener, İstanbul Valiliği adına Vali Yardımcısı Feyzullah Özcan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi adına Genel Sekreter Yardımcısı Muammer Erol ile Türk Silahlı Kuvvetleri adına Garnizon Komutanlığı'ndan görevlilerin Atatürk'ün yatağına birer buket çiçek bırakmasıyla başladı. Atatürk'ün manevi kızı Ülkü Adatepe de çiçek sundu.

Atatürk'ün hayata gözlerini yumduğu saat 09.05'te sirenlerin çalmasıyla saygı duruşunda bulunulan törende, daha sonra İstiklal Marşı okundu. Bu sırada, Atatürk'ün Türk Bayrağı motifiyle örtülmüş yatağının her iki yanında nöbet tutan askerlerin ağladığı görüldü.
Buradaki törenin ardından TBMM Başkanvekili Meral Akşener, ''Mavi Salon''da özel defteri imzaladı.


''Atatürk hiç ölmedi"

Atatürk'ün manevi kızı Ülkü Adatepe basın mensuplarına yaptığı açıklamada, ''Atatürk hiç ölmedi, ölmeyecek. O'nu bizler yaşatacağız. Çok sevdiği milleti, çok sevdiği gençlik O'nun daima arkasında. Çünkü O, milletini çok fazla sevdi. Hiçbir devlet adamının bu kadar milletini sevdiğini ben görmedim. Büyük bir sevgiyle bağlıydı milletine ve gençliğe... Bu nedenle, her şeyi gençliğe emanet etti. Bugün de burada huzurunda o yatağı gördüğüm zaman çok değişik hisler duyuyorum. O yatakta en son ayrılışımız gözümün önüne geliyor, ama hayat devam ediyor.''

Adatepe, Atatürk ile ilgili anıları içeren ve oğlu tarafından yazılan ''Atatürk'ün Ailesinden Anılar'' adlı kitabın, önümüzdeki hafta piyasaya çıkacağını bildirdi.


Dolmabahçe Sarayı'na ziyaretçi akını

Resmi törenin ardından Atatürk'ün yatak ve çalışma odası, öğrenciler, gençler ve yurttaşların yeniden ziyaretine açıldı. Ziyaret sırasında, Atatürk'ün kendi sesinden ''10. Yıl Nutku'' ziyaretçilere dinletildi.


Taksim'de tören

Taksim Cumhuriyet Anıtı'nda düzenlenen tören ise İstanbul Valiliği, 1. Ordu Komutanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, siyasi partiler, üniversiteler ile diğer kurum ve kuruluşlar adına anıta çelenk konulmasıyla başladı.

İstanbul Valisi Muammer Güler tarafından anıt şeref defteri imzalandı. Törene, 1. Ordu Komutanı Orgeneral Ergin Saygun, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah ile gaziler ve öğrencilerin de aralarında bulunduğu çok sayıda kişi katıldı.

Bu arada, törenin sona erdiği sırada tören alanının dışında bulunan bir kişi, tekbir getirerek ''Sizi İslam'a davet ediyorum'' diye bağırdı. Güvenlik güçleri tarafından etkisiz hale getirilen kişiye, törene katılan gazilerin de aralarında bulunduğu bazı vatandaşlar da tepki gösterdi.



Şişli'de tören

Şişli'deki Atatürk İnkılap Müzesi'nde düzenlenen törene ise, Şişli Kaymakamı Mehmet Öklü, Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül ile çeşitli kamu kurum ve kuruluşlarından temsilcilerin katılımıyla Cumhuriyet Parkı'ndaki Atatürk Anıtı'na çelenk konulmasıyla başladı. Buradaki törenin ardından Şişli'deki Atatürk İnkılap Müzesi'nde bulunan Atatürk'ün çalışma odasında da tören düzenlendi. Saygı duruşunda bulunulduktan sonra da Kaymakam Öklü tarafından müzenin özel defteri imzalandı. Şişli Belediyesi tarafından müze önüne kurulan dev ekranda, Atatürk'ün hayatını anlatan bir belgesel gösterildi.



KKTC

Ata'nın 70. ölüm yıldönümü nedeniyle KKTC'de de tören düzenlendi. Lefkoşa Atatürk Anıtı'ndaki törene, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet AliTalat, Cumhuriyet Meclisi Başkanı Fatma Ekenoğlu, Başbakan Ferdi Sabit Soyer, KKTC'nin 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Türkiye'nin Lefkoşa Büyükelçisi Türkekul Kurttekin, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri (KTBK) Komutanı Korgeneral Hilmi Akın Zorlu, diğer üst düzey komutanlar, bazı bakanlar, siyasi parti başkan ve temsilcileri, yerel yöneticiler, kurum ve kuruluş temsilcileri ile öğrenciler katıldı.

Tören, Anıt Özel Defteri'nin Cumhurbaşkanı Talat, Büyükelçi Kurttekin ve KTBK Komutanı Korgeneral Zorlu tarafından imzalanmasıyla sona erdi.



Selanik'te tören

Ulu Önder Atatürk, Selanik'te doğduğu evde de anıldı. Türkiye'den çok sayıda ziyaretçinin katıldığı tören, Atatürk'ün evinin bahçesinde saat 09.05'te yapılan saygı duruşu ve Türk bayrağının yarıya indirilmesiyle başladı.

Türkiye'nin Selanik Başkonsolosu Hakan Abacı, törende yaptığı konuşmada, bu günün Atatürk'ün hayatını ve yaptıklarını anmak için bir vesile olduğunu vurguladı. Başkonsolos Abacı'nın ardından, törene katılmak üzere Selanik'e gelen Galatasaray Lisesi Mezunları adına sanatçı Candan Erçetin de konuşma yaptı.



Konuşmalar


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumunca düzenlenen ''10 Kasım Atatürk'ü Anma Töreni''ne yaptığı konuşmada, ''Atatürk'ün çağın ruhunu anlayan, ileri görüşlü barışçı bir lider olduğunu bütün dünya görmüştür. O aslında imkansız gibi görünen fikirleri, büyük cesaretle hayata geçiren bir aksiyon adamıdır''

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da ''Hükümet olarak önceliğimiz, Cumhuriyet'in kuruluş amaçlarına ve ideallerine bağlı kalarak, Cumhuriyet'in temel değerlerini ve kazanımlarınını korumak, ülkemizi hak ettiği çağdaş konuma ulaştırmaktır'' dedi.

Cemal Reşit Rey (CRR) Konser Salonu'nda düzenlenen anma töreninde bir konuşma yapan İstanbul Valisi Muammer Güler, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk hakkında asıl ve en sağlıklı değerlendirmenin, O'nun ''Atatürk kimliği'' üzerinden yapılmasının daha objektif olacağını belirterek, ''Zira Atatürk kimliği, onun diğer sıfatlarının ve payelerinin üstünde, duygusallığın ve kişisel özelliklerin ötesindeki bir kimliği ifade eder'' dedi.



Diğer törenler

10 Kasım nedeniyle İzmir, Çanakkale, Sinop, Eskişehir ve Edirne, Antalya, Diyarbakır, Ordu, Çorum, Karabük, Bursa, Gaziantep, Kocaeli, Trabzon, Kırklareli, Şanlıurfa, Erzurum, Samsun, Tokat, Amasya, Manisa,Kütahya, Iğdır, Ankara, Tunceli ve Kars'da da tören düzenlendi. Kayseri'de dağcılar, Atatürk'ü, ölümünün 70. yıl dönümünde Erciyes'in zirvesinde andı. Dağcılık il temsilciliğinin düzenlediği Atatürk'ü anma programı, gece Tekir Yaylası'ndaki Erciyes Dağ Evi'nde başladı. Etkinliğe, üniversite ve lise öğrencileri ile çeşitli kulüplerden sporcular katıldı. Atatürk'ü tanıtan slayt gösterisi sunulan anma programında, dağcılık il temsilciliğinin bu yılki faaliyetleri de tanıtıldı.

Zonguldak'ta ise maden işçileri Büyük Önder Atatürk'ü yerin metrelerce altında andı. Ellerinde Atatürk posteri ve Türk bayrağı bulanan çok sayıda maden işçisi, Büyük Önder anısına ölümünün 70. yıl dönümünde maden ocağında saygı duruşunda bulunarak İstiklal Marşı'nı söylediler.



Sivil Savunma Müdürü görevden alındı

Aydın'ın Nazilli ilçesinde düzenlenen törende, saat 09.05'te siren çalınmadığı gerekçesiyle İlçe Sivil Savunma Müdürü Ahmet Yürüç, Kaymakam Caner Yıldız tarafından görevden alındı.



10 Kasım 2008

>>> BURADAKİ TÜM YAZILARIMIZ ARŞİVİMİZE TAŞINMIŞTIR / ARŞİVE GİRİŞ >>>

ANMALAR

ATTİLA İLHAN'IN ARDINDAN



OĞUZ TANSEL DOSYASI
(YAŞAMI - YAPITLARI - HAKKINDA YAZILANLAR VE YAPILMIŞ SÖYLEŞİLERLE...)



ETKİNLİKLER

H. EMEL DİNSEVEN
EYLÜL-EKİM 2006 ETKİNLİKLERİNDEN...

ERSEN KOÇ
12 EYLÜL "HAYMANA'NIN KURTULUŞU"

MUTAHHAR AKSARI
12 EYLÜL VE HASAN İZZETTİN DİNAMO




SİNAN ERDEM
HAYMANA'NIN KURTULUŞ GÜNÜ


GÜNCEL

ÖMER DEMİRCAN
75. DİL BAYRAMI'NDA TÜRKÇE



EDEBİYATTA KASTAMONU 1

KİTAP - GAZETE - DERGİ



ALKIMSANAT İKİ YAŞINDA

YENİDENDERGİ
EKİM - ARALIK '06 / SAYI: 12 - 14

ÖDÜL - YARIŞMA DUYURULARI

EVEREST'İN "İLK ROMAN" YARIŞMASI SONUÇLANDI

ÜMİT KAFTANCIOĞLU 2007 ÖYKÜ ÖDÜLLERİ BAŞVURULARI

ÖYKÜ

EMİN ARIK
KOCA ÇAKIRIN ESAT

MÜMTAZ TİFTİK
HONSALARDA BAYRAM

ÜŞÜRKEN, ÜŞÜMEMEYİ ÖĞRENEN BİR YÜREK OLABİLMEK / ÖYKÜ
ŞEBNEM ÖZERDEM

ÖYKÜ YAZILARI

SEMİH GÜMÜŞ
ÖYKÜNÜN YOLU AÇIK

ROMAN YAZILARI

A. ÖMER TÜRKEŞ
2006'NIN YAKIN TARİH ROMANLARI

SİNEMA - TİYATRO

TÜRK SİNEMASI'NDA BİR GEZİNTİ...

SÖYLEŞİLER

LALE MÜLDÜR
"FELAKETLERİN FORMÜLLERİNİ BİLMİYORDUK"

ŞİİR

ELVAN DURMAZ
GÜNEŞİN ÇOCUKLARI

OĞUZ TANSEL
ATATÜRK ŞİİRLERİ



OZAN OZANOĞLU
DİLİ SÜRÇEN KARAGÖZLER

ÖZGÜR BOZ
SEÇİLMİŞ ŞİİRLER 4

GECEDE KAR, PENCEREDE BİR KADIN / ŞİİR
ŞEBNEM ÖZERDEM

ŞİİR YAZILARI

ATAOL BEHRAMOĞLU
...NERUDA'YI DÜŞÜNMEK

YAZILAR

ESEN YEL
SANATIN DOĞUŞU VE GELİŞİM EVRELERİ




EMEL DİNSEVEN
HERODOTOS'TAN ESEN İMBAT

M. SADIK ASLANKARA
FETHİ NACİ ÖLDÜ MÜ?



ALİ ŞAHİN
ESİN'Tİ'LER / BÜLBÜLÜN ÇEKTİĞİ..

YÖRESEL BASIN

KASTAMONU NET

TAŞKÖPRÜ'DEN BAKIŞ

TAŞKÖPRÜ'NÜN SESİ

YENİDEN KASTAMONU NET

dcam5882.jpg

Atatürk Devrimi...
Ulusal Kurtuluş Savaşımızın önderi ve Cumhuriyet devletimizin kurucusu büyük insan Atatürk 70 yıl önce bugün gözlerini yaşama kapamıştı.

Ne var ki bugün Atatürk üzerine tartışmalar yoğunlaşmıştır.

Bu olguyu doğal mı saymalıyız?

*

Doğal saysak bile bir temel gerçeğin altını çizmek zorundayız. Atatürk üzerine tartışmalar iki kavram göz ardı edilerek yapılırsa kasıtlı bir amaca hizmet edebilir.

Bu iki temel kavram nedir?

Emperyalizm..

Ve Aydınlanma..

Bu iki sözcük Atatürk’e ilişkin değerlendirmeleri tartabilmek için yol göstericidir; gerekli tarihsel kültürü ve teraziyi oluşturur.

Ne yazık ki günümüzde yaşanan Atatürk tartışmalarında bu iki tarihsel ve bilimsel kavramın kasten üstü örtülmektedir.

*

Aydınlanma tarihi Batı’da beş yüzyıllık bir geçmişe sahiptir.

Martin Luther’den başlayan, Hümanizma ve Rönesans’la süregelen tohumlanmadan sonra bilimselliği öne çıkaran, sanayileşmeyle altyapısını kazanan Aydınlanma, laikliği benimseyen toplumlarda demokrasinin gerçekleşmesini sağlamıştır.

Mustafa Kemal Atatürk bu koskoca tarihi, bir devrimle, -sanayi altyapısı olmayan- Anadolu’da gerçekleştirme hedefine bağlanmış bir liderdir.

Laik Cumhuriyetin kuruluşunda sivil-asker bürokratların ve aydınların öncülüğü bir zorunluktu.

Osmanlının şeriat düzenini aşarak laik hukuk yapısını kazanması demokratik Cumhuriyet devleti için kaçınılmazdı.

*

Bu atılım, ancak tek partili bir iktidarla gerçekleştirilebilirdi.

Aydınlanmış Avrupa’da, demokratik tarihsel mirası benimsemiş laik bir toplumda, tek parti faşizm demektir.

Ancak şeriat yasalarını benimsemiş ve Aydınlanmamış bir azgelişmiş ülkede laik içerikli yasaları tek partiyle devlet düzenine dönüştürmek bir demokratik devrimdir.

Bu devrimin lideri Atatürk, emperyalizmin Sevr Antlaşması’yla paylaşmak istediği Anadolu’da ilk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın lideri olduğu için iki olguyu birden gerçekleştirebildi:

Kurtuluş..

Ve kuruluş.

*

Atatürk ölümünden 70 yıl sonra bile bu kadar benimseniyor ve seviliyorsa, toplumun şuuruna aşılanmış tarihsel bilinçten söz edilebilir; inanıyoruz ki halkımız Mustafa Kemal’in anlamını onun gerçek kişiliğiyle özdeşleştirecek bir sağduyunun mirasçısı ve sahibidir.

Ancak yine toplumsal ve bilimsel bir gerçektir ki, her devrim, toplumda karşıdevrim eğilimlerini de yaratır.

Bugün ülkemizdeki karşıdevrim eğilimleri emperyalistler tarafından desteklenen bir süreç yaşıyoruz; dünyanın süper gücü Amerika’nın “Büyük Ortadoğu Projesi” kapsamında Türkiye’ye yönelik “Ilımlı İslam Devleti Modeli” öngörüsü artık kimsenin meçhulü değildir ve pratikte bir hayli mesafe almıştır.

Günümüzde Atatürk tartışmalarının yoğunlaşması da bu ortamda ve süreçte değerlendirilmelidir.

*

Türkiye, Atatürk devrimi sayesinde, İslam dünyası kapsamında tek laik ve demokratik Cumhuriyet olabilme onurunu kazanmıştır.

Ancak toplumdaki karşıdevrim sürecini göz ardı etmek de çok sakıncalıdır.

Karşıdevrim yalnız sivil kesimde mayalanmaz ve çok partili rejimde boy göstermez; bu yolda Türkiye çok kötü bir dönem yaşamış, ülke 12 Eylül rejiminde Atatürkçülük edebiyatı ve görüntüsüyle gerçek kimliğini örtmeye çalışan bir askeri cuntanın güdümünde ıstırap çekmiştir.

O dönemde Başyazarımız Nadir Nadi’nin “Ben Atatürkçü Değilim” adlı başyazısı tarihsel gerçeği sergiliyordu.

Bugün çok partili rejimde karşıdevrim siyasetiyle birlikte Atatürk düşmanlığı da üstü açık ya da örtülü biçimde yürütülmektedir.

*

Cumhuriyet Türkiyesi uygarlık sınavını verebilecek midir?

Demokrasinin ‘olmazsa olmaz’ koşulu laiklik korunabilecek midir?

Avrupa’da laiklik ve demokrasinin beşyüz yıllık kanlı bir tarihsel süreci var.

Olaya bu açıdan bakılınca Atatürk’ün ölümünden bu yana geçen 70 yıl kısa bir zaman dilimi gibi görülebilir.

Ancak tarih 21’inci yüzyılda eskisine oranla çok hızlı yaşanıyor.

Biz 20’nci yüzyılda ilk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı vermiş ve ilk demokratik devrimi gerçekleştirmiş Anadolu’da Atatürk’e layık değerlerin savunulacağına ve sürdürüleceğine inanıyoruz.

Atatürk’ü ve uygarlık savaşımını anlamış olanlar, bu yolda el ele verebilirlerse, üstesinden gelinemeyecek bir sorun ve engel yoktur.

10 Kasım 2008 - Cumhuriyet

Antiemperyalistler bir aradaydı...
Hıfzı Topuz iki ay içinde iki kitapla bizlerle buluştu. Önce Kara Çığlık romanı, şimdi de Paris '68 üzerine kaleme aldığı Paris '68: Bir Devrim Denemesi adlı anıları. Bu kitabı yazmasını ben istedim Hıfzı Topuz'dan.


Erdem Öztop

Cumhuriyet / Kitap- Hıfzı Topuz iki ay içinde iki kitapla bizlerle buluştu. Önce Kara Çığlık romanı, şimdi de Paris '68 üzerine kaleme aldığı Paris '68: Bir Devrim Denemesi adlı anıları. Bu kitabı yazmasını ben istedim Hıfzı Topuz'dan. Bir gün kendisiyle sohbetimizde '68 olaylarından bahsedince ve o yıllarda Cumhuriyet'e olaylara ilişkin haberler geçtiğini söyleyince, bu yazılardan yola çıkıp Paris '68 anılarını yazmasını istedim. Kırmadı beni ve kısa bir zaman zarfında müjdeli haberi verdi. Bu yıl TÜYAP Kitap Fuarı'nın ana temasının Mayıs '68 olmasından hareketle Topuz'la hem kitabını hem de o yıllara ilişkin anılarını konuştuk...

-Hıfzı Bey, bir sohbetimizde '68 Paris anılarınızdan söz etmiştiniz, ben de size bunları yeniden kaleme alsanız diye ısrar edince, sağolun beni kırmadınız ve kısa bir süre içinde, Paris '68: Bir Devrim Denemesi adlı kitabı yazdınız. Ama sadece benim ısrarım etkili olmamıştır bu kitabı yazmanızda sanırım?- Sen bana böyle bir şey önermeseydin aslında yazmayı düşünmüyordum. Çünkü aradan kırk sene gibi uzun bir zaman geçti. Tabii, konu her zaman aklımdaydı. '68 yılında Paris'te, UNESCO'da görevli olarak çalışıyordum. Öğrencilik yıllarım geride kalmıştı ama çıkan olaylara ister istemez tanık oldum, her gün o olayları öğrencilerle, halkla birlikte yaşadım. Onun için etkisinden bugün olsun kurtulabilmiş değilim, çok etkili gösterilerdi. Gerek UNESCO'daki, gerekse de yakın çevremdeki arkadaşlarla olayları izledik, Sorbonne'daki toplantılara gittik, sokaklarda kimi kez de göstericiler arasına katıldık, göz yaşartıcı bombaların arasında kendimizi bulduk... Şöyle denebilir belki de; içimde '68 Paris olaylarına ilişkin bir yazma potansiyeli vardı ve senin önerin bu yaşananları kaleme dökmeme yardım etti. - Bu yıl kırkıncı yılı kutlanıyor Mayıs '68'in; öyle ki, bu yıl TÜYAP Kitap Fuarı'nın da ana teması. Sizce kırk yılda 'devrim' kavramı adına neler değişti?- Olaylar patlak verdiğinde, öyle önceden hazırlığı yapılmamıştı; bir ideolojik ön hazırlığı yoktu. Birdenbire gençlerin eylemi, hareketi olarak ortaya çıktı. Eylemlerin her bir oluşum kademesinde, yani solun her kanadından insanlar yer alıyordu. Troçkistler vardı, Maocular vardı, sosyal demokratlar vardı... Komünistler de başta çekimser davransalar da, asıl Moskova'nın dışında bir sol hareket olarak başladı. O zaman da Marksist olup da Moskova'nın gidişatını onaylamayan tüm insanlar bu eylemlere katıldılar. İşte bu durum asıl heyecan vericiydi. Kitapta da anlattığım gibi, toplantılara beraber gittiğimiz arkadaşlar ise çeşitli eylemlerden gelmiş olan yabancı uyruklu arkadaşlardı; UNESCO'da beraber çalışıyorduk. Biri İsviçreli arkadaşım ki, hâlâ telefonla konuşuruz, şimdilerde doksan yaşında; devrimci bir arkadaştı, gazetecilikten geliyordu. Partili değildi, bağımsız solcuydu. Zaten benim yakınımdaki pek çok arkadaşım, bağımsız solcuydu. Bir diğer Yugoslav arkadaşım vardı, o da solcuydu; solun gidişatına yönelik her zaman bir çekingenliği vardı ve işte bu olaylar çıkınca bayram etti, heyecan içinde olayları izledik beraber. Onun dışında Afrikalı arkadaşlarım vardı, onlar da aynı heyecanı duydular. Yani toparlarsam, Moskovacı, Stalinist komünizmin dışındaki herkesi bir araya getirdi bu olaylar.

'AMAÇ BAŞKALDIRIYDI'

- Olayları fişekleyenlerden biri de ABD'nin Vietnam'a girişiydi... Kitapta da bundan söz ediyorsunuz...- ABD'nin bu işgali yalnız solcuları değil, bütün antiemperyalistleri bir araya getirmişti. Dediğin gibi olayların çıkışına bu tip olaylar esin kaynağı oldu. Olaylarda hükümetleri devirmek, darbe yapmak gibi bir yola çıkış yoktu, savaş çıkarmak değildi niyetleri, zaten öyle bir hazırlıkları da yoktu. Sadece kendi 'hayır'larını duyurma ihtiyacı hissediyorlardı. - Kitapta da sözünü ediyorsunuz; amaç devrim değil, başkaldırıydı öyleyse?- Evet.- Az önce, arkadaşlarınızın bağımsız solda yer aldıklarından söz ettiniz. Peki ya siz hangi kanattaydınız?- Ben de öyleyim. Ta öğrencilik yıllarımdan bu yana kendimi Marksist sayarım. Ama hiçbir partinin içinde görev almadım. O yıllar ben de bağımsız solcu olarak eylemleri izledim. Oradan müthiş bir heyecana kapıldım.- Peki hiç içlerine girdiniz mi öğrencilerin; sloganlarına ses verdiniz mi?- Az önce de bahsettim, o yıllar UNESCO'da görevliydim. Olaylar da zaten bir halk hareketine dönüştü; haliyle herkes gibi ben de aralarında yer aldım. Kimse de yadırgamadı bu durumu. Saint-German Bulvarı'ndan bir öğrenci gurubu geliyordu hiç unutmuyorum, başlarında da bir Türk arkadaş vardı. Öğrenciler resim çekilmesinden genel anlamda hoşlanmıyorlardı, benim de elimde film makinesini görünce, karşı çıkmak istediler; ama bu sözünü ettiğim Türk arkadaş grubu uyararak, 'Bizdendir, mesele yok' deyince ben de hem izledim onları hem de kayda geçirmeye çalıştım. Diyeceğim, hiçbir zaman yadırganmadım. - Peki, o Türk arkadaşla öncesinden tanışıyor muydunuz?- Ben o arkadaşı Abidin'in (Dino) evinde tanıdım. Her akşam oradaydı; sevdikleri biriydi. Sonrasında ne oldu bilmiyorum, görüşemedik.- Olayların yaşandığı zamanlarda Fransa'da kimler vardı Türk arkadaşlarınızdan?- Üstün Üstündağ vardı, Abidin Dino, Avni Arbaş, Merih Sezen ve şu an adlarını anımsayamadığım pek çok Türk öğrenci arkadaş. Hepsiyle içli dışlıydım, kimi kez bende de kalırlardı.

SOLDA BİRLİK!

- Solun gidişatı tedirgin ediciydi ve olaylar patlak vermişti beraberinde. Bu tedirginlik kırk yıldan bu yana devam ediyor. Bu yıllara dek bu tedirginliğin taşınmasını/uzamasını neye bağlıyorsunuz?- Bir defa şunu söylemekte yarar var: Solun karşısında ABD var! ABD bunu çok iyi örgütlüyor, solun içinden bazı insanları, yani dönekleri kazanmasını biliyor! Sonra o dönekler sağda yer alıyorlar. O zamandan bu yana sol kendi içinde birleşme konusunda maalesef başarısız oluyor. Zaman zaman Fransa'da bu başarılır gibi oldu ama hemen sabote edildi. Bir de kişisel olarak, liderlik konumunda olanların hırsları da bunda etkili oldu. Eğer zamanında birleşmeler gerçekleşseydi, örneğin bugün Sarkozy devlet başkanı olmazdı, keza bugün Türkiye'de AKP işbaşında olmazdı. Mesele sadece solu birleştirmek de değildi galiba, gerici güçlere karşı bütün ilerici, devrimci, laik insanları bir araya toplamak, bir muhalif cephe oluşturmaktı. Bunu zaman zaman yaptılar, ama her yerde bu birleşmeler başarılı, sürekli olmadı. Bugün Türkiye'de de yapılması gereken şeyler var; yalnız sol partiler değil, AKP'ye, tutuculuğa, şeriata karşı olan güçlerin bugün birleşmesi Türkiye'deki havayı değiştirebilir. Bundan da parti liderleri aynı derecede sorumludur. Bir yanda Baykal, diğer yanda Sezer, Karayalçın var. Bu arkadaşlar bir araya gelip bir cephe oluşturamıyorlar ne yazık ki. Bu birleşmenin gerçekleşememesinden de tabii Baykal'ı sorumlu tutuyorum.- Solun kendi içinde, örneğin '78 ile '68 kuşağı arasında ciddi tartışmalar yer alıyor... - Dediğim gibi evvela karşısındaki gerici gücü ortadan kaldırmak, etkinliklerini sınırlandırmak için bir cephe oluşturulmak durumundadır sol; hangi kuşaktan olursa olsun. Sonra da oturup, demokratik bir platformda kendi sorunlarını çözmek için tüm çabayı göstermeliler.

PERYODİK KRİZLER...

- Peki ABD'de son dönemde patlak veren ekonomik kriz sola etki eder mi?- Ben de onu söyleyecektim. Tüm bu konulardan hariç, şu an ABD'de etkili olan ekonomik kriz solun güçlenmesi için bir zemin hazırlıyor galiba. Yaşanan kriz, kapitalizmin ne kadar zayıf olduğunu bir kez daha ispatlamış oluyor. Bunu Karl Marx ne kadar yıl önce söylemişti halbuki! Marx'ın belirttiği gibi, kapitalizmin periyodik krizleri var. Buradan şunu anlıyoruz: Kapitalizmin egemenliği diye, küreselleşme diye bir şey kalmadı artık. Devlet müdahalesine karşıydılar; bugün buna ihtiyaçları var, bunun sayesinde ayakta durabiliyorlar. Yani dar gelirli ailelerin, insanların gelirleriyle, onların birikimleriyle varlıklarını kurtarabilecek duruma gelebiliyorlar. - Son dönemki bu sözünü ettiğimiz gerginlikler '68'te yaşananlar gibi bir başkaldırıya dönüşür mü dersiniz?- Bütün dünyada böyle bir hareketlenme var gerçi. Ama böyle bir şey olursa şayet, 68'deki gibi bir anda gerçekleşir. Bazı ufak tefek olaylar, '68'de, kitlesel olaylar haline geldi. Bugün böyle bir şey beklemiyor olabiliriz ama yaşanan sosyal olaylar kural dışı ortaya çıkıyor ki, yarın bir yerlerden bir şeyler patlak verse şaşmayacağım. Çünkü bu patlamaya şu anki koşullar oldukça müsait görünüyor. - Peki '68 hareketi neden bir devrim denemesi olarak kaldı?- Uzun vadeli bir planları yoktu. Hedefleri çok sınırlıydı zaten, sonra da aralarındaki anlaşmazlıklar dolayısıyla dağıldılar. Bir kısmı dönek konumuna geçti ve bunlar şimdilerde başka partilerde işbaşındalar! Bütün dünyada maalesef bunun örnekleri var.- Batı basınında '68 olaylarının Türkiye kanadı es geçildi deniyor kitapta. Neden sizce?- Türkiye, Batı basınına hiç yansımıyordu zaten. Benim doktora tezim de Türk basınında dış haberlerdi. Bu çalışmamda dış haberlerin Türkiye'ye iyi kötü geldiğini anlatmaya çalışıyordum. '68 olaylarında Türkiye'yi neden atladıklarına gelirsek, bu, Fransa'daki gazetelerin Türkiye'de Türkçe bilen bir muhabir bulundurmadıklarından kaynaklanıyordu.- Bunu neye bağlıyorsunuz?- Ne kadar büyük gazeteler olursa olsunlar o yıllar Türkiye'ye muhabir göndermeye elverişli bir ortamları yoktu. Onlar dünyanın büyük ülkelerinde muhabirlerini bulunduruyorlardı. Bir de tabii, Türkiye'yi küçümsüyorlardı; kendi ülkelerindeki gibi olaylar yaşanabileceğini beklemiyorlardı. Sonraki dönem için konuşmak gerekirse de, dış ülkelerden gelen muhabirler Türkiye'ye geldiklerinde belirli bir çevrenin içine düşüyorlar, ki o çevreler de bizim düşünce dünyamıza ait çevreler değil! - Kitabınızda '68 olaylarının özeleştirisini yapan Paris polis müdürünün açıklamasına yer veriyorsunuz; şaşırtıcı gerçekten!..- Grimaud adındaki polis müdürü o yıllar herkesin tepkisini çekiyordu, televizyon ekranlarında görünerek. Sonradan '68 olaylarının kitabını yazdı ve orada hükümete ağır eleştiriler getirdi. Kitabı okuyunca anlıyorsunuz ki, tüm kalbi gençlerden yana bir polis müdürü. Grimaud'yu kitabını okuyunca herkes çok sevdi. Kimliğini gizleyerek hareketin içinde öğrencilerle yer almış ve onlarla konu üzerine sıkça tartışmalara girmiş. Zaten kitabının bir yerinde de, 'Beni zorla polis okuluna gönderdiler' diye bir yakınması var. - Kitabınıza önsözü, Türk müziğinin muhteşem sesi, o yılları, '68 olaylarını Paris'te, aşkı Erdem Buri'yle yaşayan Tülay German ricamı kırmayarak yazdı. Zaten siz de yakın bir dostluk içindesiniz Tülay Hanım'la! Neler söylemek istersiniz bu konuda?- Tülay'la haftada birkaç kez telefonla görüşürüz, Fransa'ya gittiğimde sık buluşur, sohbet ederiz. Tüm olayları değerlendiririz, her hafta benden Cumhuriyet gazetelerini göndermemi rica eder, ben de düzenli olarak bu görevi severek yaparım. Tülay zaman zaman medya karşısında bunalıma düşüyor, öyle ki dış basını da kimi kez Cumhuriyet'ten takip ediyor. '68 hareketini heyecanla izleyenler arasındaydı Tülay da. Erdem Buri'yle sokaklarda sloganlar atanlardandılar. Bu vesileyle kitabıma önsöz yazmasından ötürü çok mutluyum. *erdemoztopyahoo.comParis '68: Bir Devrim Denemesi/ Hıfzı Topuz/ Remzi Kitabevi/ 128 s.Kara Çığlık/ Hıfzı Topuz/ Remzi Kitabevi/ 228 s.

6 Kasım 2008

RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU (10 MAYIS 2006) 1. GÜNDEN GÖRÜNTÜLER

_______________________________________________
edebiy@t/ Kasım '05
_______________________________________________

_______________________________________________
SİTE/ İÇİNDEKİLER
_______________________________________________

________________________________________________
RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU 10-11-12 MAYIS 2006'DA KASTAMONU'DA YAPILDI / TÜM FOTOĞRAF VE YAZILAR AYRINTILARIYLA SAYFALARIMIZDA >>>>>
________________________________________________

'Masumiyet Çağı'ndan 'Masumiyet Müzesi'ne
Orhan Pamuk'un son romanının, 19. yüzyıl sonu New York sosyetesini anlattığı romanlarıyla Amerikan edebiyatının büyük yazarları arasına giren Edith Wharton'ın, 1920'de yayımladığı Pulitzer ödüllü romanı Masumiyet Çağı'na (Martin Scorsese tarafından 1992'de filmleştirildi) yönelik çağrışımları (başlık ve dahası), Pamuk'un liberal göndermeler yoluyla Batı edebiyatı kanonunu Türk kültürüyle yoğurup yeniden yorumlama arzusunu ortaya koyuyor.


Ferma Lekesizalın

Cumhuriyet / Kitap- Orhan Pamuk'un Wharton'ın Masumiyet Çağı'na bilinçli göndermeleri ve belli unsurları bilinçli olarak yerelleştirmesi, kültürel sınırları çekiştirip bozarak şaşırtıcı karışımlar, tarzlar yaratma deneylerine coşkuyla devam ettiğini gösteriyor. Yazarımızın Wharton'a olan ilgisini belki de son yıllarda New York'u mekân seçmesi tetiklemiştir. Wharton'ın eski New York sosyetesine sempatik ama aynı zamanda ironi yüklü bakışını, Masumiyet Çağı'ndaki son derece belirgin eski New York nostaljisini, 70'lerin Türkiyesi ve İstanbulu'na, İstanbul'un varlıklı burjuvalarının yaşantısına uyarlayan Pamuk, tıpkı Wharton'ın romanındaki gibi, melodramatik bir konuyu doğalcı bir üslupla ve detaylı betimlemelerle kapsamlı toplumsal bir kanvas haline getiriyor. Kendisi de sosyetenin bir üyesi olan Wharton, eski New York'un köklü, büyük ailelerinin sınıfsal ayrıcalıklarının gerektirdiği şekilde bencilce yaşayışlarını, House of Mirth de (Neşe Evi) olduğu gibi, bazen acımasızca eleştirir, bazen de o zamanları, bir nostalji ve sempati perdesinin ardından görür ve ironiyi eksik etmeksizin bu insanların duygu ve ilişkilerinde masumiyetin izlerini tarar. Wharton'ın eski New York'u hiçbir zaman bir 'altın çağ'ı temsil etmedi. Pamuk'un 70'lerin İstanbulu da etmiyor. Geçmişin bize verdiği masumiyet duygusu iki romanın da merkezinde olmasına rağmen, her iki roman da masumiyete gizemli bir gülücükle yaklaşıyor.



Pamuk'un Wharton'a yaklaşımı...

Pamuk'un Wharton'ın eserine yaklaşımı, elbette, Batı dışı, genelde sömürgeci dönem ve sonrası edebiyatlarında sıkça başvurulan bir strateji olan Batılı eserlere 'el koyma' ve yıkıcı, sorgulayıcı uyarlamalar yapma -Jean Rhys'ın Wide Sargasso Sea'de Jane Eyre'i yeniden yorumlayarak yazması ya da V.S. Naipaul'un A Bend in the River'da Joseph Conrad'ın Heart of Darkness'ına yaptığı açık göndermeler- şeklinde değil. Pamuk'da daha yüzeysel göndermeler buluyoruz. Yine de, sınıfsal tıkanmışlıkları, dekadan hayat tarzları, yasak ilişkileri, zevk ve para düşkünlükleri, dedikoduları, partileri ve suçluluk duygularıyla Pamuk'un Türk burjuvaları, Wharton'ın New Yorklu kaymak tabakası portrelerine bir hayli benziyor. Pamuk'taki masumiyet, tıpkı Wharton'daki gibi nostalji ve sempati perdesinin ardına düşen bir görüntü. Masumiyet, Wharton'ın romanında, genç, güzel ve tatlı May'de somutlaşır, Pamuk'ta da genç, güzel ve tatlı Füsun figüründe somut hale geliyor. Masumiyet genç kadınları tehlikeye düşürür ve acı bedeller ödetirken, masum kadınlarla ilişki kuran erkekleri mutlu ediyor, yaşadıkları ilişkileri cinsel zevkin ötesine, ideal bir dünyaya taşıyor. Wharton'ın Newland Archer'ı gibi iki kadın arasında sıkışan, olanaksız bir aşkın peşinde azap çeken Kemal, yine Archer gibi mutluluğu çok kısa ama yoğun tadar. Sonrası, aşk hastalığının pençesinde tükettiği, ama ona Proustvari bir bilinç kazandıran zamandır (Newland Archer'da olmayan). Pamuk, romanında zamanı tamamen kişiselleştirmiş, onu bir nostalji nesnesi haline getirmiş. Masumiyet Müzesi'nde geçmiş zamanı yeniden kuran ve ona gizemini, masum karakterini veren nostaljinin müthiş gücü. Nostaljinin nesnesi haline gelen geçmiş zaman en sonunda da zaten müzeye giriyor. Buradaki temel soru, acaba müze geçmişin nesnelerini donuk ve ölü hale mi getiriyor, yoksa tersine, bu nesnelere ölümsüzlük mü kazandırıyor? Romanın merkezine yerleşen müze imgesi son derece fantastik; bu imgede, okurlar olarak, aşk, arzu, kayıp zaman, özlem ve nostaljinin fantastik bir bileşimini buluyoruz. Yitik zaman, arzu, istek ve tutkuların yerini alan, bunların boşluğunu dolduran fetiş-eşyalarla dolu müze, Pamuk'un okurlarını fanteziye daveti olarak yorumlanabilir. Müzenin başlıca fonksiyonu, fantezinin mutluluğun en büyük kaynağı olduğunu tescil etmek gibi görünüyor. Öte yandan, mutluluk da romanda farklı anlamlara bürünen bir kavram. Romanın tam başlangıcında cinsel zevkle yoğrulan mutluluk, Kemal'in fırtınalı ruhunu tedavi etmek için arşınladığı İstanbul sokaklarında, semtlerinde, sinemalarında giderek daha soyut bir hal alıyor. Modernist edebiyatın (çoğunlukla erkek) kahramanlarının ani bilinç ışımalarındaki o soyut sevinç halini alıyor. Sevgiliyi elde etmekten çok onun yanında olup ona dokunmamak daha mutluluk verici. O halde, romanda mutluluk arzulanan şeyin elde edilmesiyle değil, edilmesine çok az kaldığının bilinciyle alakalı. Ancak, o 'çok az kala' sonsuz olasılıklar barındırabilir, hatta bu olasılıklardan biri arzu nesnesinin sonsuzca uzaklaşması olabilir. Nitekim, romanın büyük bölümünde arzu nesnesi sonsuzca uzaktır ve yerini gündelik eşyalardan oluşan fetişler doldurur. Fetişperest Kemal giderek kendine güvenli bir koleksiyoncuya dönüşür ve artık sırf bundan haz almaya başlar.Yitik mutluluğun hüznü, nesnelerin verdiği hazza dönüşür, onlarda tekrar somutlaşır ve böylece döngü tamamlanır.



Gelenekçilik ve Avrupailik

Gelelim, romanın Türk toplumunun gelenekçi inadıyla Avrupaileşme ve modernleşme çabaları arasında ortaya çıkan açmazları, kadın erkek ilişkilerini ve cinselliği ele alışına... Avrupailik, modernleşme, öte yandan geleneksel hayat tarzının, sınıf ve kadın-erkek ilişkilerinde, özellikle cinsellik konusundaki belirleyiciliği Pamuk'ta ironik yansımasını bulmuş. Kadın cinselliğinin bastırılmasının başlıca unsuru olan bekâreti ironik bir biçimde ele alıyor. Pamuk'un 'sonuna kadar giden' kadınları, hazdan çok tabulara karşı gelmeyi gerektiren, cesaret işi olan bu şeyi gerçekleştirirken, bedenlerinin kontrolünü ele aldıkları ve bağımsız olarak cinselliği yaşadıkları için iyi hissetmek yerine, erkeklerin zevk nesnesi haline gelmekten kaçamadıkları için kötü hissediyorlar. Bu noktada masumiyet, artık pek gerçekçi değil. Türk kadınlarının bu açmazı romanın ortaya koyduğu önemli bir sorun ve ayrıca, bu korkunç indirgeyici erkek bakış açısının kadına ne denli zarar verdiğinin de altı çiziliyor. Yine bununla ilgili olarak romanın saptadığı bir önemli mesele de, Türk kadınının cinselliğinin sınıfsal farklılıkların da odağında olduğu. Varlıklı burjuva kadınlar alt sınıftakilere oranla erkeklerle ilişkilerinde görece daha serbest ve dışlanma korkuları daha az. Romana göre, acımasız bir cinsiyetçiliğin hâkim olduğu ve kadının aşırı cinselleştirilmiş nesneye dönüştürüldüğü Türk toplumunda, kadın erkek ilişkilerinde pek umut yok gibi. Kemal-Füsun ilişkisinde de bunun izlerini buluyoruz. Lolitavari, pasif bir cinsel nesne görünümü veren Füsun, her ne kadar Kemal'in hayatının odağında gibi görünse de, bir arzu nesnesi olmaktan öteye geçemiyor. Bir türlü bağımsız kadın özne olamayan Füsun, nitekim erkek dünyasının kurbanı oluyor. Kemal'in nostaljik nesnelerle dolu fantastik evreninin bir parçası haline geliyor.Pamuk'un Masumiyet Müzesi, Türk kültürünün popüler tarzı olan melodramı toplumsal eleştiriyle, arzu, fantezi ve fetiş kavramlarıyla ve Batı kanonuna göndermelerle kaynaştırarak ilginç bir tarz yakalamış diyebiliriz.



Masumiyet Çağı/ Edith Wharton/ Çeviren: Gizem Genç/ Altın Bilek Yayınları/ 380 s.Masumiyet Müzesi/ Orhan Pamuk/ İletişim Yayınları/ 592 s.

23 Ekim 2008


başa dön

anasiteye dön